Erzincan, Türkiye\'de Doğu Anadolu Bölgesi\'nde Erzincan ilinin merkez ilçesidir. Şehir tarihte Mengüceklilere başkentlik yapmıştır. İl kuzeyinde Gümüşhane ile Bayburt, kuzeybatısında Giresun, batısında Sivas, doğusunda Erzurum, güneydoğusunda Bingöl, güneybatısında Elazığ ile Malatya ve güneyinde ise Tunceli\'ye komşudur.
hintli güreşçi kardeşler. aamir khan hayat hikayelerini film konusu almıştır.

(görsel: 3866)
`dangal`
Hayır işlerinde öncülük etmeyi prensip edinen Kösem Sultan, etrafındaki fakirlere yardımlarda bulunmuştur. Her yıl Receb-i Şerif ayında tebdili kıyafetle arabaya binerek hapishanelere gitmiş; borcu yüzünden hapse düşen mahkûmların borçlarını ödemiş ve onların hapisten çıkmalarını sağlamıştır. Kösem Sultan, katil kişileri bu yardımlardan nasiplendirmemiştir. Yaptırdığı hayır işlerinin başında Üsküdar’daki Çinili Camii, Boğaziçi’nde Anadolu Kavağı, Sultan Selim civarında Valide Medresesi Mescidi’ni yaptırarak hizmete açmıştır. O dönemde Osmanlı’nın eyaleti durumunda bulunan Mekke ve Medine’ye de yardım elini uzatmış, fakir yöre halkına da hatırı sayılır yardımlarda bulunmuştur.
üniversitenin belirli dönemlerinde öğrencilerin belirli bulundukları bilim disiplinin ya da alanın hakkında istenilen bir konu hakkında araştırma yazısı yazmasıdır. ayrıca; üniversite öğrencilerinin korkulu rüyasıdır. allahtan benim gibi para karşılığı bu işi yapabilecek biri mevcut.
oyunculuk yeteneklerine hayran kaldığım, doğuştan gelen o doğal karizmasını belki de en efektif bir biçimde filmlerinde yansıtan aşmış aktör. oynadığı filmlerin konusu itibari ile belki bilinçaltımızda bir seks ikonu olarak kazınmış olabilir (muhtemel temel içgüdü filminin etkisidir) ama bence douglas, bunun çok daha ötesinde hem gerçek hayattaki karakteri hem de oynadığı filmlerdeki karakter yapıları ile modern amerikalı erkek prototipini yansıtan bir 20.yy projesi gibi adeta.

hiç unutmam, 2000'lerin başında amerika'da ''vergisi ödeyen namuslu bir amerikan vatandaşı''(bu repliğe bayılıyorum bu arada)* olarak yaşayan ve ara ara türkiye'ye gelen çok sevdiğim bir x kuşağı mensubuyla amerikan toplumu üzerine konuşurken (konumuzla da ilgili olduğu için) bana şunu söylemişti: ''tipik bir kapitalist, nihilist ve postmodern dünyaya ayak uydurmaya çalışan psikolojik problemli amerikan erkeğinin tüm özelliklerini michael douglas filmlerini izleyerek görebilirsin.''

tabii bu konuşmadan çok daha sonra douglas'ın özellikle 80'ler ve 90'lar hollywood sinemasına damga vurduğu dönemde oynadığı filmlerdeki karakter yapılarına baktığım zaman bu tespitin doğru olduğuna kanaat getirdim. bir bakıyorsunuz douglas, filmlerinde ahlaki kararsızlık yaşayan, kusurlu bir amerikan erkeği çizgisinde ileriliyor.
bir kızla yakın arkadaşlık edersin, beraber vakit geçirmeye başlarsın(çıkmak) onsuz bir an geçiremediğini farkedersin sürekli onunla vakit geçirmeyi istersin yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmemekte, aranızdan su sızmamaktadır(artık sevgili olmuşsunuzdur, aşık olmuşsundur) oysa ki ergen anlayışı = 1. gün benimle çıkar mısın? 2.gün: Seni seviyorum aşkım 3.gün aramızda sinerji yok, hiç bir heyecanı kalmadı ayrılalım ühühühü
1972 yapımı, senaryo ve rejisi `lütfi akad` imzalı, `erol keskin`'in hikayesinden uyarlanan, `hülya koçyiğit` ve `serdar gökhan`'ın başrollerde olduğu, sağlam bir film. konusuna gelirsek;

--- `spoiler` ---

Film, bir göçebe beyliğinde yaşanan bir aşk hikâyesini konu edinir. Selman Ali (serdar gökhan) ile Gökçe Çiçek (hülya koçyiğit) birbirlerine sevdalıdır. İki sevdalı arasına Alakuşlar ve Artukbeyler arasındaki toprak meselesi girer. Bunun için Gökçe Çiçek’in Artukoğlu Ahmed'le (`ihsan baysal`) evlenmesi şart koşulur. Selman Ali de beyliği için bu anlaşmaya razı gelir. Bu sırada meydana gelen deprem beyliklerin tuz taşıdıkları hayvanları telef eder. Katırcıoğlu (`tuncer necmioğlu`) bu durumu fırsata çevirmek için harekete geçer. Ovayı ve tuz ocaklarını ele geçirmek için şartları ağır bir anlaşmayla beyliklerin yanına çıkar. İlk işi kendisine engel olmaya çalışan Gökçe Çiçek’ten kurtulmaktır. Selman Ali, sevgilisinin hem gönlünü almak hem de onu Katırcıoğlu'nun elinden kurtarmak üzere çıkagelir.

--- `spoiler` ---

bu film, hülya koçyiğit'in o bildiğimiz sıradan melodram oyunculuğundan artık tam manasıyla çok yönlü bir aktristliğe geçişinin ve müthiş oyunculuğunu sergilemesi açısından da önemli bir yer tutar. senaryo ve hikaye olarak nispeten daha teatral bir özelliği vardır bu filmin. diğer bildiğimiz o taşra filmlerinden biraz daha sert ve derinlikli bir yapıya sahiptir.

bir de hülya koçyiğit'in lütfi akad ile çektiği gelin-düğün-diyet üçlemesinin kariyerindeki en iyi işler olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim (u: swh)

izlemek isteyenleri bu linkten uğurluyoruz: [https://www.youtube.com/watch?v=V0q8Ba_kux4 ]
(bkz: ladik) içinde bulunan, kış sporları turizmi ile şehre renk katan, ayrıca doğal kaynak suları ile soframızda da adı eksik olmayan yer. suyunun gösterge parametrelerini üşenmesem paylaşırdım, ama içiliyor öldürmüyor garanti verebilirim. ancak kış turizmi konusuna geri dönersek, müthiş işler yaptıklarını söyleyebilirim. bir kaç yılda gerçekten belediyenin yaptığı yatırımlar ile, ölü bir bölge değerlendi demek yerinde olacaktır. aynı belediyenin, deniz kenarına golf sahası açması manidar ya, neyse...
t24 internet gazetesi yazarlarından Örsan K. Öymen\'in 7 ekim 2011 tarihli makalesi. [http://t24.com.tr/yazarlar/orsan-k-oymen/araplarin-asimilasyonuna-ugrayan-turkler,4212 link]

--- `spoiler` ---

Türkiye’de halkın çoğunluğu, “kendi özümüze dönelim, milli kültürümüzü yaşatalım, batı kültüründe asimile olmayalım, kültür emperyalizmine karşı direnelim, geleneklerimizi ve göreneklerimizi yaşatalım” görüşündedir. Milliyetçilik de dincilik de büyük ölçüde bu dürtü ve gerekçe sonucunda ortaya çıkmıştır.
Oysa “aslımıza sahip çıkalım” adı altında yapılan işlerin önemli bir çoğunluğu, Arap kültürüne sahip çıkmaktan başka bir şey değildir. Malum Orta Asya’dan gelen Türk kavimler, Türki dilleri konuşan kavimler, yani bugünkü Türkçe’nin atası olan dilleri konuşanlar, aslen Müslüman değillerdi. 10. Yüzyıla kadar Türkler Şamanistti. Yani yeryüzündeki ve evrendeki somut varlıklara taparlardı. Örneğin gökyüzü, güneş, ay, rüzgar gibi doğada var olan şeylere tapınmak söz konusu idi.
İslam dini 7. Yüzyılda Araplar’dan çıktı. Araplar, daha eski bir din olan Musevilik ve Hıristiyanlık’tan etkilenerek, üçüncü bir tektanrıcı din ortaya koydular. Bu dinin adı İslam’dı. Türkler de Orta Asya’dan Orta Doğu’ya göç ederken Araplar ile karşılaştılar, onlarla etkileşim içinde oldular ve belli bir süre sonra Şamanizmi bırakıp İslam dinini benimsediler. Bu zaman zaman Arap baskısı sonucunda oldu, zaman zaman gönüllü bir din değiştirme olayı olarak gelişti. Bazı tarihçilere ve yorumculara göre, Türkler Orta Doğu’da etkili olabilmek ve burada yayılmak amacıyla, İslam dinini benimsemek durumunda kaldılar. Nedeni her ne olursa olsun, sonuçta İslam 10. Yüzyıla kadar Türklerin dini değildi. Türkler Araplardan çıkan bir dini benimsediler. Eğer Orta Asya’dan gelen Türkler Müslümanlık yerine Hıristiyanlık ile karşılaşsalardı ve onun etki alanına girselerdi, Hıristiyan da olabilirlerdi. Sonuçta Hıristiyanlık da tektanrıcı bir din ve İslam dini ile birçok ortak özelliğe sahip. Türkler Hıristiyan olmuş olsalardı, bugün “aslımıza dönelim” veya “kendimiz gibi olalım” adı altında Hıristiyanlık dinine sahip çıkacaktık, ezan sesi yerine kilise çanları dinleyecektik, büyük olasılıkla müslümanları “misyonerlik yapıyorlar” diye ülkemizden kovalıyor olacaktık, müslümanların mallarına el koyacaktık, cami inşaatlarına sınırlamalar getirecektik, ezan seslerini kısıyor olacaktık. Ama öyle olmadı, Türkler İslam dinini benimsediler, bu dini de Araplardan aldılar, şimdi de “aslımıza dönelim” adı altında Türkler İslam dinine sahip çıkıyorlar, İslam dinini milli kimliğin en önemli parçası olarak sunuyorlar! Yani Arapların Türkleri asimile etmesi sonucu ortaya çıkan bir din kültürü, “otantik, bize ait” bir kültür olarak ortaya konuyor! Hıristiyanlık, Musevilik, Budizm, Taoculuk, Şintoizm, Şamanizm, Ateizm, Agnostisizm ise “gavur icadı, kökü dışarıda, bize ait olmayan şeyler”. İslam dininin kökü içeride, diğerlerinin kökü dışarıda! İslam dininin kökü dışarıda değil!
Oysa Türkler ile İngilizler, Türkler ile Fransızlar, Türkler ile Almanlar, Türkler ile İtalyanlar, Türkler ile Yunanlılar, Türkler ile Ermeniler arasındaki fark ne kadar büyükse, Türkler ile Araplar arasındaki fark da o kadar büyük. Türkçe Ural-Altay dil ailesine ait bir dil, Arapça ise Sami dil ailesine ait bir dil. Türkçe dili, Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Yunanca, Ermenice’den nasıl farklı bir dil ailesine ait ise, Arapça’dan da farklı bir dil ailesine ait. Yani dilin yapısı, sözcükler, sesler, sözcüklerin cümlelerde dizilim biçimi, gramer vs her şey farklı. Dil malum, bir insanın kültürel donanımını oluşturan en temel unsurdur. İnsan bir dilin içine doğar ve düşüncesi, kültürü o dil ile birlikte, o dilin içinde gelişir. İnsanın temel kültürel kimliğini oluşturan en önemli unsur dildir, din değildir.
Üstelik Türklerin 10. Yüzyılda Arapların dini İslam’ı benimsemesiyle birlikte, Türkçe dili de Arap dilinin etkisi altına girmiş, Arapça’dan (ve Farsça’dan da) yüzlerce, binlerce sözcük ithal edilmiştir. Bu ithalat Türk dilini zenginleştirmiş olabilir, burada bir sorun yok, ancak, Yunanca’dan, Ermenice’den, Fransızca’dan, İngilizce’den, Almanca’dan, İtalyanca’dan sözcük ithal etmek “gavur işi” sayılırken, bu durum özentilik ve “batı kültürünün etkisi altına girmek, aslımızdan uzaklaşmak” olarak görülürken, Arapça ve Farsça’nın etkisi altına girmek neden bize “aslımıza dönmek” olarak yutturuluyor?! Çünkü onların büyük çoğunluğu Müslüman, ötekiler Hıristiyan! Müslümansa bizden, değilse yabancı! Tam bir ilkellik! Bu din fetişizminden başka bir şey değildir.
10., 11., 12. ve 13. Yüzyılda Arapça’nın ve Farsça’nın etkisi altına girmek güzel, ama 18., 19., 20. ve 21. Yüzyılda Avrupa dillerinin etkisi altına girmek kötü. Bu nasıl bir bakış açısıdır? Biz Türk değil Arap olsak, ülkemiz, dilimiz, dinimiz işgal ve baskı altında olsa, aslımıza sahip çıkalım diye Arapça’ya sahip çıksak, bunda hiçbir sorun yok. Ama bize ne oluyor?
Nüfus dairesinde yeni doğan çocuğuna Rumca, Latince, Ermenice, Kürtçe, İbranice veya bu dilleri çağrıştıran isim vermeye çalışan vatandaşlar yıllarca sorun yaşadılar bu ülkede; hala da kısmen yaşamaya devam ediyorlar. Nüfus memuru karşılarına dikiliyor: Türkçe isim ver! Dilekçe yaz! Pekiyi Türkçe isimden neyi anlıyorlar? Ali, Mehmet, Abdullah, Mahmut, Raşit, Cemal vs. Bu isimler konsa sorun yok. İyi de bu isimler de Türkçe değil ki, hepsi Arapça! Ama onlar Müslüman ya, bizden sayılırlar. Din fetişizminin dili baskı altına almasının en tipik örneğidir bu. (Elbette Kürtler de Müslüman ancak onlar da Kürt sorunu bağlamında mimlenmiş durumdalar; Müslüman olmak o durumda yetmiyor).
Araplar Müslüman, dolayısıyla bizden, dilimiz de sizden olsun! Üstelik bizi Müslüman yapanlar da onlar! İslam dini Türklerden çıkmamış ki. Araplardan çıkmış. Türklerin büyük çoğunluğu neden Hıristiyan, Musevi olmadı? Çünkü Orta Doğu’ya geldiklerinde en fazla Araplarla etkileşim içinde oldular. Arap kültürü diliyle, diniyle Türk kültürünü asimile etti. Gerçek bu kadar apaçık ortada.
Şimdi bu asimilasyonu “aslımıza dönmek” olarak vatandaşlarımıza yutturuyorlar. İslamcı siyasetin misyonu bu! Necmettin Erbakan’ın öncülüğünde kurulan ve AKP’nin bugün güya “light” bir biçimde sürdürdüğü “Milli Görüş” anlayışı da tam bir aldatmaca. Asimilasyon kültürü nasıl milli olur bunu anlamak olanaklı değil!
Mustafa Kemal bu asimilasyonu kırmaya çalıştı. Trablusgarp’ta, Şam’da Arap ve İslam kültürü ile bizzat tanışan, bu kültürün bir boyutunun Osmanlı’daki Türk kültürü üzerindeki olumsuz etkisini de çok iyi gören Mustafa Kemal, kimseye dinsiz olmak çağrısında bulunmadı, ama din fetişizmine, dinciliğe, köktendinciliğe karşı mücadele etti; bu mücadelenin en önemli parçası olan laiklik ilkesini devreye soktu, din ve devlet, din ve hukuk, din ve eğitim işlerini ayırdı; Türkçe’nin de sadece yabancı dillerden ithalat yaparak zenginleşmesi zorunluluğunun bulunmadığını, Türkçe’nin kendi içinde de zenginleşebileceğini ve kendisini geliştirebileceğini gösterdi. Mustafa Kemal’in, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nu kurma nedenlerinden bir tanesi de, Türk tarihinin Arap tarihinden ibaret olmadığını, Türk dilinin de Arap dilinden ibaret olmadığını göstermekti. Söz konusu iki kurum, bazı aksamalara, yapay çalışmalara ve deneme-yanılma olaylarına rağmen, Türk tarihinin ve dilinin gelişmesinde büyük bir rol oynamışlardır. Özellikle Türk Dil Kurumu, Türkçe’nin gelişmesinde son derece önemli bir etken olmuştur.
Türkiye’deki birçok aklıevvel ise hala, “aslımıza dönmek” adı altında Araplardan aldığımız bir kültürel kimliği kendi kültürümüzün en önemli parçası olarak yutturmaya devam ediyorlar. Televizyonlar her gün bu aklıevvellerin gevezelikleriyle dolup taşıyor. İlahiyatçılar, yazarlar, gazeteciler, araştırmacılar televizyonlarda büyük bir hayranlıkla Arap kültürü propagandası yapıyorlar.
Elbette mutlak bir anlamda saf, özgün ve homojen bir kültür yeryüzünde zaten yoktur ve hiçbir zaman da olmamıştır. Kültür karşılıklı etkileşim sonucunda ortaya çıkar. Farklı kültürlerin birbirini etkilemesi de son derece doğaldır. Ancak bu etkileşim, bir kültürün büyük ölçüde asimile olmaması yoluyla da gerçekleşebilir.
Bunun da ötesinde, Avrupa ile olan etkileşime, Avrupa’da, özellikle 16. yüzyıldan itibaren büyük bir hızla gelişen felsefe, bilim, sanat ve siyaset geleneğine, eziklik, kompleks ve hınç duygusuyla burun kıvırmak, sırt çevirmek, ona alternatif olarak kendini Arap ve Pers dünyasına atmak ve İslam dünyasına monte olmak, çifte standart uygulamaktan, birisinin kölesi olmayım kaygısıyla başkasının kölesi olmaktan başka bir şey değildir.
İşin aslı şudur: Çağdaş uygarlık seviyesinden kopmak nasıl kölelik getiriyor, bunu hep birlikte Türkiye modelinde izlemeye devam ediyoruz. Türkiye, kendisini efendi zanneden köleler ülkesine dönüşüyor!


--- `spoiler` ---

düşüncenin tamamı ile olmasa da çoğu ile hep fikirim. türkiyede mevcut (bkz: adalet ve kalkınma partisi) iktidarı ile her geçen gün gerçeğe dönen bir durumdur.
babası sultan ıı. mahmud\'un vefatı üzerine, 1839 senesinde osmanlı hanedanından 31. hükümdar olarak devlet-i aliyye\'nin başına geçmiştir. osmanlı\'da demokratikleşme hareketlerinin ilk somut adımları olarak kabul edilen tanzimat ve ıslahat fermanlarını ilân eden padişahtır. fakat, devletin ekonomik ve siyasî erki onun son dönemlerinde tamamen avrupalı güçlerin eline geçmiştir.

ı. abdülmecid hükümdar olmadan kısa bir süre evvel, devlet-i aliyye ile ters düşen mısır valisi `kavalalı mehmed ali paşa`, nizip\'te osmanlı kara ordusunu mağlup etmiş, osmanlı donanması da kaptan-ı derya ahmed fevzi paşa tarafından mısır\'a kaçırılmıştı. böyle bir ahval ve şerait içerisinde yeni sultan, en başta avrupalı devletlerin gayri-müslim azınlıkları bahane ederek iç işlerine müdahale girişimlerini engellemek ve fransız ihtilâli ile ortaya çıkan bağımsızlık ve hak arayışı çabalarına cevap vermek amacıyla, başta mustafa reşid paşa olmak üzere bir grup devlet adamının öneri ve talepleri ile 3 kasım 1839 tarihinde (b:tanzimat fermanı)\'nı ilân etmiştir. gülhane parkı\'nda duyurulmasından mütevellit \"gülhane hatt-ı hümâyûnu\" veya gülhane hatt-ı şerifî olarak da bilinen bu fermanla, osmanlı uyruğundaki her ırk ve her dinden insana eşit haklar tanınacağı, can ve mal güveliğinde, malî yükümlülüklerde eşitlik sağlanacağı ve bütün bu hususların yasalarla teminat altına alınacağı bildirildi. (bkz: tanzimat fermanı)

tanzimat fermanı\'nın ilânının ardından dış sorunların çözümüne yönelen sultan abdülmecid, kavalalı mehmet ali paşa ile uzlaşmayı başarmış; 1841 senesinde imzalanan londra antlaşması\'yla da beş büyük avrupa devletine devlet-i aliyye\'nin istanbul ve çanakkale boğazları üzerindeki egemenliğini kabul ettirerek, devlet-i aliyye tarafından yabancı devletlerin savaş gemilerinin boğazlardan geçişine izin verilmeyeceğini bildirmiştir.

sultan abdülmecid döneminde, devletin bir türlü içerisinden çıkamadığı en büyük iç sorunu giderek büyüyen mâli açıklardı. devletin giderleri gelirlerinin çok üstünde olduğu için sürekli kâğıt para basılıyor, fakat bu durum da paranın gitgide değer kaybetmesine sebep oluyordu. bu duruma çözüm olarak sultan abdülmecid\'in harcamalarda kısıntı yapılmasını buyurması üzerine; devletin ödediği maaşlar indirilip, yüksek gelirli kesimin ödemekte olduğu vergiler artırılmıştır.

osmanlı devleti ekonomik sorunlarının çözümüyle uğraşırken, eflâk ve boğdan\'da başlayan ayaklanmalar üzerine rusya, `küçük kaynarca antlaşması` ile elde ettiği haklara dayanarak osmanlı\'dan bir dizi taleplerde bulunmuş, fakat devlet-i aliyye, haklı olarak çıkarlarına hayli ters düşen bu talepleri kabul etmeyince eflâk ve boğdan\'da rus işgâli başlamıştır. bunun üzerine patlak veren savaşta, osmanlı ordusu karada ruslara karşı üstünlük sağlamış, fakat deniz savaşlarında direnç gösterememiş ve osmanlı donanması sinop\'ta ruslar tarafından imha edilmiştir. rus donanmasının londra antlaşması maddelerini hiçe sayıp boğazlar üzerinden akdeniz\'e inmesine karşı koyabilecek bir osmanlı donanma gücü kalmayışı, ingiltere ve fransa\'nın çıkarları gereği osmanlı\'nın yanında ruslara karşı savaşa girmelerine sebep olmuştur. osmanlı-rus savaşı, ingiltere ve fransa\'nın osmanlı lehine savaşa müdahil olmasıyla birlikte kırım\'a kaymıştır. savaşta sivastopol limanı\'nı kaybedecek olan rusya, barış istemek durumunda kalacaktır.

kırım savaşı\'nda ekonomisi iyiden iyiye bozulan devlet-i aliyye, 1856 yılında ilk dış borcunu savaş nedeniyle yakınlaştığı ingiltere ve fransa devletlerinden almıştır. mısır\'dan alınan yılllık vergi ve devletin gümrük vergileri alınan borçlara teminat olarak gösterilmiştir. fakat, ingiltere ve fransa\'nın sultan abdülmecid ve osmanlı devleti\'nden çok daha fazla talebi olmuştur. bu iki devletin taleplerini hem bir nebze olsun karşılamak, hem de bir bir nebze olsun bastırmak için, dönemin sadrazamı mehmed emin ali paşa tarafından, avrupa\'nın büyük devletlerinin arzuları doğrultusunda hazırlanan, osmanlı topraklarında yaşayan hristiyanların vergi ve askerlik yükümlülüklerini hafifleten ıslahat fermanı (ıslahat hatt-ı hümâyûnu) ilân edilmiştir. ıslahat fermanı hükümleri, tanzimat fermanı\'na nazaran osmanlı devleti iradesinde olmamıştır. sultan abdülmecid, devlet-i aliyye\'nin ekonomik ve siyasî anlamdaki bağımsızlığını kaybetmesine yol açacak bu malî ve hukuksal uygulama dizisiyle, kendinden sonra gelecek padişahların siyasî erkini tamamen avrupalı büyük güçlerin eline vermiştir. (bkz: ıslahat fermanı)

tanzimat fermanından sonra yürürlüğe giren ıslahat fermanı, osmanlı toplumunda büyük bir hayal kırıklığına yol açmıştır. devletin farklı yerlerinde çeşitli huzursuzluklar ve ayaklanmalar baş göstermiştir. bu ayaklanmalardan farklı olarak, suriye, eflâk, boğdan ve karadağ\'da bağımsızlık istekleri doğrultusunda çıkan ayaklanmaların yaşandığı bir süreçte abdülmecid hayatını kaybetmiştir.

sultan abdülmecid, saltanatı döneminde babası ıı. mahmud\'un inkılâpçı devlet politikasını sürdürmüştür. eğitim ve hukuk alanında birçok yenilik yapılmıştır; farklı alanlarda eğitim veren okullar açılmış, encümen-i daniş, yani bilimler akademisi kurulmuştur. abdülmecid döneminde ilk modern ceza yasası hazırlanmış, ticaret meclisleri ve karma ticaret mahkemeleri kurulmuştur. yaşamboyu olan askerlik hizmetinin süreli hâle getirilmesi de onun döneminde yasalaştırılmıştır.
tarihsel süreçte yaşamış ilk ve tek ideal tekmil dünya imparatorluğu modelidir. buzul çağı'nın ardından, ı. mihrilugates tarafından kurulmuştur. buzul çağı süresince güneşe ve gün ışığına duyulan özlemin bir sonucu olarak doğan âl-i mihre (güneş hanedanı) atfen, imparatorluğun ismi mihrilugates olmuştur. (bkz: güneş dil teorisi)

impratorluk, "bir yanım aydınlık, bir yanım karanlık" sloganıyla varolmuştur. tüm cihan topraklarına hakim olması ve güneşin dünyanın yarısını aydınlatıyor olması, yani doğuda gündüzken batıda gece olması sebebiyle imparatorluğa bu slogan uygun görülmüştür.

imparatorluk, ileri teknolojik gelişmelere, yüksek refah seviyesine, çokça bolluk ve berekete sahip oldukça, hemen her bakımdan zirvede bir medeniyet oluşun artık halka hiçbir haz ve heyecan vermez hâle gelmesi sebebiyle, kuruluşunun onuncu asrında yapılan referandumda alınan ekseri ortak kararla yıkılmıştır.

`socrates`'in anlatıp `platon`'un (eflatun) yazdığı (bkz: devlet) (yunanca: `politeia`; latince: `de republica`) isimli eserde anlatılan idealist devlet modeli `mihrilugates imparatorluğu`'nun devlet teşkilâtlanmasından esinlenerek yazılmıştır. ama, socrates'in işin içine kendi fantezilerini de dahil etmesi sebebiyle, canım ideal devlet modeli bir ütopya hâline dönüşmüştür.
eski manken, şarkıcı, fotomodel. sev dünyayı toplama serisinde yer alan (bkz: affedemem seni) isimli şarkısı kendisinden beklenmeyecek derecede sağlamdır.