sayın omü sözlük ! bir bozkır insanı değilim fakat çocukken şehirlerarası uzun yolculuklarda otobüs camından anadolu bozkırlarını seyrederken içim bir garip olurdu. dümdüz arazi, sararmış ve yıpranmış çalılar hafif rüzgarla savrulurken sanki yalnızlığı ve hüznü anlatırlardı bana. bir yandan hem üzülürdüm hem de bakmaktan kendimi alamazdım.

yıllar sonra çehov'un 'bozkır: bir yolculuk hikayesi' kitabını okuduğumda çocukluğumun bozkır tasvirini çehov'un bu kitabının bir pasajında buldum diyebilirim. rusya bozkırlarının içinden seslenen çehov'un işte o mükemmel bozkır tasviri:

"yegoruşka çevresine bakındı, tuhaf şarkının hangi yönden geldiğini anlayamadı. sonra iyice kulak kabartınca, bunu otların söylediği sanısına kapıldı. pörsümüş, yarı ölmüş otlar, söyledikleri bu sözsüz fakat acıklı, içli şarkıyla kendilerinin hiçbir suçları olmadığını, güneşin onları boşu boşuna yaktığını anlatıyor gibiydiler. daha yaşamak istediklerini, ölmek için çok genç olduklarını, kuraklık ile yakıcı sıcak onları kurutmaya çalışmasa, daha uzun süre güzel kalabileceklerini dile getiriyorlardı.

güzelliğinin görkeminde, doğanın bu coşkulu mutluluğunda bozkırın gene de bir şeylerin özlemini çektiğini, bir tedirginlik duyduğunu hissedersiniz. bozkır, sanki zenginliği, ilham gücü kimsenin işine yaramadığı, kimse şarkılarda bu niteliklerini yüceltmediği için kendini boş yere harcadığına inanmaktadır. böceklerin canlı curcunası arasında onun özlemle yana umutsuz çağrısını işitirsiniz, ‘bir ozan, ne olur bir ozan!’ diye seslenir gibidir."