ingilizcede present simple tense’in olumsuz haliyle çekimlenmiş ve türkçede bilmiyorum anlamına gelen cümledir.

24 saat ingilizce görülen hazırlık sınıfları olan anadolu liselerinden birinden mezunum. ilkokulun hemen ardından girip 7 sene boyunca okunan okullardı bunlar. ilk üç senesini bir şehirde son dört senesini ise başka bir şehirde okudum.

ingilizcem her zaman iyi oldu ve bunun sonunda de ingilizce öğretmeni oldum zaten. ama bütün arkadaşlarım benim kadar iyi değildi.

kimse ile dalga geçmek haddim değildir elbette, bir konuda başarısız olduğu için ama size anlattığım şu anımdan sonra bunun yıllarca anlatılan komik bir anı olmasının nedenin anlayacaksınız.

9. sınıfta iken ingilizce öğretmenimiz notları ders geçmeye yetmeyen arkadaşlarımıza bir şans daha verip sözlü yapacağını söyledi. ben peşin satan gibi derse girip arka sırada yerimi aldığımda arkadaşlarımdan bazıları rüzgara tutulmuş yaprak gibi titriyordu.

en sona kalan alpaslan tahtaya kalkınca muhteşem bir ana tanık olacağımızı bilmiyorduk elbette. hocanın onlarca sorusuna hiçbir cevap veremeyen alpo kalecinin penaltı anındaki endişesini yaşarken hoca dayanamadı ve ona son bir soru soracağını ve bilirse dersi geçireceğini söyledi ve şu unutulmaz diyalog yaşandı aralarında:

teacher: know ne demek oğlum? bunu söyle geçireceğim seni.
alpo: i don’t know, hocam.

soruyu duyar duymaz zaten gözleri büyümüştü alpaslan’ın. gözleri yüzüne sığmayacak kadar büyüktü. ve bu muhteşem cevapla noam chomsky’yi bile hayrete düşüren alpo o sene ingilizceden kalan tek öğrenci oldu.

demem o ki ne bildiğimizi bilmediğimiz zaman pek de bir şey biliyor sayılmayız. yani i know something but i don’t know what it is.