film ateşle açılır ve suyla kapanır bir bebeğin doğmasını bekleriz ama bunun yerine bir bakire tecavüze uğrar ve ölür. her karede tanrı'yı hatırlarız, ancak görünürdeki yokluğu aynı derecede yükseldikçe yükselir. bu iki zıtlığı dengenin kanıtı olarak mı yoksa temelde öngörülemeyen bir varoluşun işaretleri olarak mı yorumlamak izleyiciye kalmıştır.

eğer bir tanrı varsa, o zaman dünyada nasıl böyle bir vahşet olabilir? esasen bu sorunun cevabını filmin sonunda görebiliyoruz. film özellikle dönemi için çok acımasız ve ürkütücü. film bize tipik hollywood filmlerinde gördüğümüz cinayet çemberlerinin hiçbiri olmadan ham şiddet ve ham intikam duygularını yaşatır.

bakire kız neden ölmek zorunda, çünkü hayat böyle işliyor. biz insanız ve bu nedenle yalan söyleyeceğiz, öldüreceğiz, aldatacağız ve çalacağız. bir an bile değişmeyen bir tanrı olsa bile. filmdeki en önemli mesaj budur. hayatımızı yaşıyoruz ve davranışlarımızdan sorumluyuz. peki tanrı nerede devreye giriyor? filmin sonunda birdenbire ortaya çıkan mucizevi bir olayla oyuna dahil oluyor.

tanrı, biz kendi yaşantılarımızı seçtiğimiz için hayatımızda bir rol oynamayabilir, ama yine de her zaman bir yerlerdedir ve eylemlerimizi yarattıklarıyla dengeler. su hayat olduğu için karin'in öldüğü yerden bir ırmak filizlenir. karin vahşice öldürülür fakat onun öldüğü yerden doğan ırmak insanların hayatına can vermek ve orada bulunanların hayatlarını temizlemek için akar.


ingmar bergman, karanlık ortaçağ atmosferini ürkütücü bir şekilde fark eder ve bu şahane iskandinav baladının en kasvetli ve güçlü unsurlarını ortaya çıkarır. tam bir iskandinav karamsarlığı ve kasvetiyle ve bazen de belirsiz metaforlarla dolu muhteşem bir başyapıt.