italyan auteur michelangelo antonioni'nin 20. yüzyılın ortalarındaki iletişimsizlik ve yabancılaşma konularını ele aldığı film üçlemesinin sonuncusu olan şaheseridir. bir erkek ve bir kadın arasındaki duygusal yabancılaşmayı ve çağdaş modernleşme dünyasını araştıran sinema tarihinin türündeki doruk noktasıdır diyebilirim.

l'avventura ; aşkın geçiciliğini ve tutarsızlığını incelerken, la notte , romantik anlatının kaçınılmaz çöküşünün evlilikte uzun vadeli aşkı nasıl sürdürülemez hale getirdiğine bakar. l'eclisse ise son vurucu darbeyi yaparak, modern çağda gerçek bir aşk ilişkisine başlamanın ne kadar zor olduğuna dair müthiş bir bakış açısı sunar.

kendinden ve etrafındaki dünyadan asla tam olarak emin olamayan bir kadının hayatına bir bakışı inceler antonioni. film aynı zamanda materyalist bir dünya vizyonudur. hedonist, burjuvazi yaşamın güçlendirilmiş bir versiyonu diyebiliriz.

bir kadının bakış açısı demişken, esasında antonioni kadın psikolojisini inceleyen bir yönetmen olarak bilinir ki filmlerinin çoğu kadın ruhunun karmaşık duygularına odaklanır. evet kadınların duyguları karmaşıktır ve biz erkekler onları anlamada ciddi zorluklar yaşıyoruz bu bir gerçek.

antonioni'nin özellikle kadınlar üzerindeki bu cesur tahlilleri ciddi manada kadınları gerçekten anladığını gösterir ki bununla ilgili: "özellikle kadınları seviyorum" dedikten sonra "belki de onları daha iyi anladığım için?'' açıklamasıyla filmlerinin ana temasının alt sebepleri hakkında bizlere ışık tutar.

özellikle kadın karakterlerinin genellikle ruhsuz, kayıp, boş ve mutsuz insanlar olduğu tasvirleri ağır basar ki bu aslında erkek egemen toplumun kadınlar üzerindeki sonuçlarının birer yansımasıdır. sadece bununla da sınırlı kalmaz, özellikle ikinci dünya savaşı sonrasında hatta soğuk savaş döneminde dahi insanlar üzerine bir umutsuzluk ve can sıkıntısı bulutu çökmüştür ki antonioni bunu filmde şehir tasvirinde kullanır. bu sebepler ''antonioni kadınlarının'' üzerlerindeki bohem havayı hissetmemizi sağlar.

boş sokaklar, terk edilmiş inşaat alanları, kırık çitler, unutulmuş tuğla yığınları... insanlar bazen görünürler ama onlar birer şahsiyet ya da karakter sahibi değildirler. insanlar da yalnızlıkla boğuşan şehir tasvirleri gibi unutulmaya ve birbirlerine yabancılaşmaya yüz tutmuşlardır.