1950'ler sinemasında fransız yeni dalgası'nı bir pantheona benzetecek olursak eğer, renoir bu pantheonun en yüksek ve en değerli yerindedir ki ona bu açıdan babaların babası diyebiliriz. renoir, fransız yeni dalgası'nı filmlerinde o kadar derin yansıtır ki filmleri adeta sanatsal açıdan rembrandt veya turner'ın bir tablosuyla ya da mozart'ın bir senfonisiyle karşılaştırılabilecek düzeydedir.

renoir filmlerinde dünyayı gördüğümüz şey onun gözleridir. insanları, insan komedyasını anlamada inanılmaz bir yeteneği vardır. filmleri, zamanın içinde donup kalmaktan ziyade, izlediğiniz andan itibaren sanatsal açıdan insan zihninde giderek büyür büyür ve seyirciye kalan ise bu anın tadını çıkarmaktır.

renoir filmlerinde insanlar hakkında resimler yapan nadir yönetmenlerdendir ki hani bu insanlar hakkındaki resmettiği şeyler klişeler ya da uydurulmuş mitler değil aksine gerçek insanları anlatır bizlere. bu yeteneği nereden geliyor diyecek olursanız cevabı çok basit ki babası ünlü fransız empresyonist ressam pierre-auguste renoir'in ta kendisidir.

babasının canlı, etkileyici portreleriyle büyümüş olan renoir, babasının resimlerinde tasvir edilen insanlara hayranlıkla bakmıştır. babasının resimlerindeki insanları beyazperdeye aktarmak renoir için bir aşktan daha fazlasıdır emin olun. hangi renoir filmi olursa olsun ki örneğin la bete humaine'deki demiryolu işçilerinin yüzlerindeki gerçekçiliğe bir bakın ya da french cancan gibi agresif stilize bir müzikal komedi türünde dahi insanlar kendilerini otantik hissedebiliyorlar.
renoir özellikle babasının etkisiyle, dış mekan filmleri çekmekte ustaydı. 1936'da yaptığı bir röportajda: ''bunun iki nedeni var: birincisi, örneğin partie de campagne filmi babamın gençliğinde çok çalıştığı bir dönemde ve bir yerde geçiyor. ikincisi, ben babamın oğluyum ve insan kaçınılmaz olarak anne ve babasından etkileniyor.'' nasıl etkilenmesin ki?!! renoir'in babasından kalan her zaman değer verdiği ve kendisi için sakladığı bir resim vardı ki bu jean adlı bir avcı olarak adlandırılan bir genç portresiydi resimdeki renoir'den başkası değil. babasının direktifleriyle vermiş olduğu tarihsel bir poz. baba ve oğlun bu sanatsal birleşimi gerçekten çok hoş. pierre-auguste'nin de dediği gibi: "sanat neden güzel olmasın? dünyada yeterince tatsız şey var zaten."

baktığımızda renoir'in filmografisi bir hayli geniş fakat sinemadaki ilk örnekleri ciddi ilgimi çeken filmleri arasında diyebilirim. savaş karşıtı filmi la grande illusion'da savaş zamanlarında sergilenen vatanseverlik yanılsamasına atıfta bulunur. birinci dünya savaşı sırasında geçen film, üç fransız savaş esirinin almanlardan kaçma girişimlerine odaklanır.

fransız devrimi'nin tarihsel ortamını halk cephesi'nin çağdaş deneyimi hakkında yorum yapmak için kullandığı maceracı bir girişimi olan la marseillaise'de sıradan insanların devrimi kralcı güçlerin saldırılarına karşı savunmak için bir araya gelmesiyle gerçekleşen kutuplaşma sürecini görüyoruz.

la bete humaine filmi zola'nın romanına dayanan karanlık bir melodramdır. insan ilişkilerinin klasik bir incelemesi olan film mutlaka izlenesidir.