italyan auteur michelangelo antonioni'nin 1960'ların sinemasının başyapıtlarından biri olan la notte filmi, italya'nın üst orta sınıfının modern dünya ile parçalanan ruhlarının bir çalışmasıdır. modern insanın en büyük problemlerinden biri olan iletişimsizlik ve bunun sonucu olan yabancılaşma üçlemesinin ikincisi olan la notte'ye yakından baktığımızda modern insanın ruhsal ıssızlığının röntgenini görürüz adeta.

basitçe açıklamak gerekirse film, birbirlerine aşık olmuş gibi görünen bir adam ve karısının ( marcello mastroianni ve jeanne moreau) yani lidia ve giovanni'nin hikayesidir. sahneler ilerledikçe müthiş bir sıkılmışlık hissine kapılır insan. neden diyecek olursanız antonioni'nin bu evli çiftinin arasında gerçekleşen iletişimsizlik ve yabancılaşma gerçeğinin sadece evli çiftin kafasının içinde gerçekleştiğini anlarız da ondan. bu kısacık zaman diliminde çiftin duygusal bağlarını yeniden gözden geçirmesine tanık oluruz ve cinsellikten oluşan bir dünyada aşk ve iletişimin mümkün olup olmadığı sorusuyla boğuştuklarını gördükçe bizler de hayatın anlamsızlığında savruluruz.

öyle bir filmdir ki la notte, ölmüş duyguların, büyük ölçüde değişen modern dünyada can sıkıntısı, kopukluk ve iletişim eksikliğinin en eksiksiz portresidir. filmin ilk yirmi dakikasında, lidia ve giovanni, ölmekte olan arkadaşları tommaso'yu ziyarete giderken birbirlerine tek kelime etmezler. ara sıra birbirlerine dönerler, sanki konuşacakmış gibi görünürler, dudakları kıpırdamaya başlar, birbirlerine olan belirsizliklerini yansıtan hüzünlü bir gülümsemeyle evet şimdi belki de birbirlerini ne kadar sevdiklerini söyleyecekleri anı bekleriz ama hiçbir şey söylemediklerini gördükçe içiniz sıkılır.

bu o kadar sıkıcıdır ki arkadaşları tommaso ile, her biri bağımsız olarak konuşur, ancak yine de, sanki her biri kendi bireysel kederi ve arkadaşlarının hastalığıyla ilgili üzüntüleri ile uğraşıyormuş gibi, birbirlerine hiçbir şey söylemezler. antonioni burada o kadar üst düzey bir şey yakalıyor ki çiftin yabancılaşmasını ve can sıkıntısını, amaçsızlık duygularını ve soyutlanmış iletişimsizliklerini somutlaştırıyor.

evet la notte sıkıcıdır, seyirciyi boğar fakat antonioni, bu süreçte can sıkıntısı riskini göze alarak modern can sıkıntısının nihai portresini iliklerimize kadar hissetmemizi sağlar. bakın emin olun filmi izledikten sonra hayatınızdaki tüm anlamsızlıklara ve iletişimsizlik girdaplarınıza çok daha yakından bakacaksınız.
sadece bununla da kalmaz antonioni, modern sinema tarihinde, mimarlık ve insan dramı arasındaki ilişki yalnızca birkaç yönetmen tarafından tam olarak kullanıldı ki antonioni bunlardan sadece biridir. diğerleri olarak hitchcock, kubrick ve tarkovski'yi sayabiliriz. antonioni filmlerinde arka plan olarak faşist mimariyi öne çıkarır ve karakterleri için yabancılaştırıcı bir zemin sağlar. görüntü ayarı, müzik ve aydınlatma, hepsi birer fırça darbesi edasıyla antonioni'nin elinde mimarinin ve varoluşçuluğun kolajının tuvale yansıtılmış halini görürüz.

bunu nereden mi anlarız? gün geceye karışır, lidia bir imza gününde giovanni'den ayrıldıktan sonra milano sokaklarında saatlerce tek başına dolaşır ve giovanni ile yeni evli olduğu zamanları hatırlatan yerleri ziyaret ettiğini görürüz.

savaştan sonra harabeye dönmüş gibi görünen bir mahallenin sokağında durmuş bir saat görülür ve yakındaki bir binanın çökmekte olan cephesi, kocasıyla olan ilişkisinin durumunu daha iyi anlatır bizlere. eve döndüğünde, sanki sürdürdükleri hayatlar kendilerinin değilmiş gibi bir şeyler yapmaya devam etseler de, akıllarından geçenlerden ya da aralarındaki mesafeden hiç söz etmezler.

bu yüzdendir ki filmdeki mimari, karakterlerin kendileri kadar bir hikaye anlatır. arka plandaki mimariden çiftimizin tüm duygu durumlarını ve hissettiklerini tüm çıplaklığı ile görebiliriz.