ingmar bergman, bir papaz olan babasının kendisine çocukluğunda ve gençliğinde yaşattığı drama tanrı'nın sessiz kalışına ve kilisenin içi boşluğuna vurgu yaptığı inanç, sevgi, nefret, kimlik karmaşaları ve varoluşsal sancıları bir hattat edasıyla işlediği muhteşem filmidir.

bergman' ın "büyülü fener" otobiyografisinde dediği gibi; "dramımız herkesin gözünün önünde, papaz evinin pırıl pırıl aydınlatılmış sahnesi üzerinde oynandı."

gerçekten de öyleydi, kış güneşi dediği filminde, kış güneşi'nin insanların içini ısıtmaktan aciz sadece dünyaya sahte bir ışık huzmesi sunması, tanrı'nın insanların acısına sessiz kalışının bir metaforu gibidir. insanlar tanrı'ya ve onun ışığına inanmak ister fakat o ışığın kimseye faydası olmadığını bergman tüm hünerlerini kullanarak anlatmaya çalışır bizlere.

filmde rahip tomas tanrı'yı sembolize eder adeta ve çevresindeki hiç kimseye hatta kendine dahi faydası dokunmaz. onu deliler gibi seven marta'nın fiziksel ve duygusal acılarını görmezden gelir. intiharın eşiğindeki jonas'a dünyanın bir bok çukuru olduğu itirafında bulunur ki bu da jonas'ın intiharının önünü açar. jonas'ın ölümünden sonra karısının tomas'a "demek bundan sonra yalnızım" cümlesi ile tomas'ın ailenin yalnızlığına sadece seyirci kalması tanrı'nın sessizliği, o faydasız kış güneşidir.

kilise çalışanı fiziksel özürlü algot'un tomas'a "isa'nın çarmıha gerilirken çektiği 4 saatlik acının yanında benim ömür boyu çektiğim acılar ne olacak?" serzenişi ile dinin anlamsızlığına getirdiği eleştiriye tomas yani tanrı yine sessiz kalır ve sadece 'evet' demekle yetinir.

dedik ya tomas'ın kendine dahi faydası yoktur. karısının ölümü ile düştüğü boşlukta kendi kendine yetememesi tanrı'nın acizliğine yapılan mükemmel bir göndermedir.

bergman öyle büyük bir yönetmen ki sadece 80 dakikalık şu kısa filminde kierkegaard'ın, nietzsche'nin tanrı ile olan tüm felsefini bir resital gibi önümüze serer.