20.yy'da yükselen italyan faşizmine karşı siyasi duruşuyla, sanatıyla meydan okuyan ve bunun sonucunda vahşice katledilen, filmleriyle bir döneme damga vuran ki özellikle tüm zamanların en iyi filmlerinden bir olarak kabul edilen salo o le 120 giornate di sodoma gibi mussolini faşizan tasviri ile zamanının çok ötesinde bir yönetmendir pasolini.

sadece filmleriyle değil, şiirleriyle, romanlarıyla, oyun yazarlığıyla 20.yy italya'sının en entelektüel figürlerinden biriydi. pasolini sinemasını anlamak için onun entelektüel kimliğine, idealist fıtratına, siyasi duruşuna ve o müthiş toplumsal empati yeteneklerine bakmak gerekir. esasen tüm bunların birleşimi pasolini'nin 2 kasım 1975'te öldürülmesini oluşturan yapbozun birer parçalarıdır. öyle ya bir entelektüelseniz ve sanatınızla birilerinin tekerine çomak sokarsanız tüm şimşekleri üzerinizde toplamanız en doğal sonuç olsa gerek.

günümüzde dahi pasolini'nin ölümü üzerine birçok komplo teorileri üretilir ki hala daha cinayet tam olarak çözümlenebilmiş değil. sevgilisinin öldürdüğü ya da faşist grupların öldürdüğü gibi safsata iddialar ile faili meçhul cinayetler arasında tarihteki yerini almıştır. esasen pasolini gibi dönemin sivri dilli bir insanın ölümünün derin odaklı olduğunu görebilmek çok da zor değil.
öldürülmeden henüz bir sene öncesinde 14 kasım 1974'te italya'nın sol görüşlü gazetesi olan corriere della sera'da ''bu bir askeri darbe mi? biliyorum...'' isimli anti-faşist içerikli yazısından bir parça paylaşacağım ki bu pasolini'nin öldürülmesi sürecinde sodoma filmi ile finali oluşturan bir yazıdır. yazının tamamı için kaynak

'' biliyorum...

askeri darbe olarak anılacak olaylardan sorumlu olanların isimlerini biliyorum.

12 aralık 1969 milano katliamından sorumlu olanların isimlerini biliyorum.

1974'ün ilk aylarında brescia ve bologna katliamlarından sorumlu olanların isimlerini biliyorum.

'faşist zirvenin' isimlerini biliyorum, onlar bu askeri darbenin eski orijinal faşistleri, onlar ilk katliamların neo-faşist materyalist yazarları, "bilinmeyenler" olarak adlandırılan yakın zamandaki katliamların materyalist yazarları.

amerikan cia'in yardımıyla daha önce yarattıkları bir anti-komünist olan güçlü grubun isimlerini biliyorum.

acımasız faşist intiharları seçen trajik çocukların ve sicilyalı olsun ya da olmasın, onları katil ve kiralık katillermiş gibi düzenleme eğiliminde olan adi suçluların arkasındaki önemli kişilerin isimlerini biliyorum.

tüm bu isimleri ve suçlu oldukları tüm gerçekleri (kurumlara yönelik girişimler ve katliamlar) biliyorum.

biliyorum. ama kanıtım yok. ipucum bile yok.
biliyorum çünkü ben bir entelektüelim, bir yazarım, etkilediğim herkesi takip etmeye, bir şekilde yazılan her şeyi bilmeye, bilinmeyen ya da gizli olan her şeyi hayal etmeye çalışan biriyim; uzaktan koordine edilen her şey, düzensiz ve parçalı parçaları tamamen tutarlı bir siyasi tabloya koymak, keyfiliğin, deliliğin ve gizemin hüküm sürdüğü bir mantığı yeniden kurmak için.''

evet pasolini bu yazısından önce de ölüm tehditleri alıyordu fakat bu yazısı ile beraber iyice göze batmaya başladı ki bu cüretkar yazısı sodoma filmi ile beraber ölümünü hızlandırdı diyebiliriz. 2014 yılında yönetmen abel ferrara'ın yönettiği willem dafoe'in pasolini'yi canlandırdığı pasolini filmine merak edenler bakabilir. (film vasatın bayağı altındadır baştan uyaralım)

dedik ya pasolini müthiş entelektüel bir yönetmendir. edebiyat fakültesi mezunudur ki edebi eserlere müthiş ilgi duyar. dostoyevski, shakespeare, tolstoy gibi isimlerden etkilenmiştir ki bunları edebi eserlerine sonrasında da filmlerine taşımıştır. şiirlerinden başlayacak olursak; şiirleri halkla ilişkilidir, sokakları anlatır. insanın ahlaki sorumluluk duygularını harekete geçirecek cinsten şiirlerdir.

romanları genelde italyan lümpen proletaryasının yaşamlarına dayanır. şiddetli sosyal protestolarla bezelidir ki bunun haricinde ilerleyen dönemlerinde marksist bakış açısı ile burjuva tüketim toplumuna yönelik hoşnutsuzluğunu sert bir şekilde belli eder. işçi sınıfı kültürüne olan ilgisi, özellikle yaşadığı roma'daki alt sınıf insanların ve onların üzerindeki devletin baskıcı doğasını tasvir eden 1954'te yayınlanan ilk romanı ragazzi di vita'da (sokağın çocukları) açıkça görülür.
fakat pasolini filmlerine baktığımız zaman düşüncelerindeki değişimi de görebiliyoruz. özellikle 1960'larda ortaya çıkan kitlesel hazcılık, pasolini'nin işçi sınıfının masumiyetine olan inancını paramparça eder. işte bu yıkıcı farkındalık pasolini'nin zihnine kaldı ve kalan çalışmalarına egemen oldu diyebiliriz. artık filmleri yeni bir yön aldı ve daha karmaşık bir felsefi bağlılığa geçiş yaptı. hani bizim tabirimizle düşünecek olursak, pasolini acıma yetime.... ile başlayan deyimi farkediyor ve işçi sınıfının diğer yüzünü de görünce kendince bir aydınlanma yaşıyor.

bunların dışında pasolini sinemasının alt yapısını oluşturan etkilendiği bir isim de filozof antonio gramsci'dir. gramsci'nin kültürel hegemonya felsefeleri, doğrudan pasolini'nin italya'nın modern kültürü hakkındaki görüşlerine yansır. gramsci'ye göre kültürel hegemonya, kültürel açıdan farklı bir topluma yönetici olan sosyal sınıfın ideolojilerinin hakim olduğu bir kavramdır.

pasolini, ikinci dünya savaşı sonrası italya'nın egemen tüketim kültürünü, alt proletarya kültürlerini bastıran egemen ideoloji olarak görmesi de bu yüzdendir. başka bir meselede de gramsci, yerleşik normların ve kurumların hemen doğal kabul edilmek yerine araştırılmasını önermektedir. pasolini de aynı fikirde, çünkü o kurumsallaşmış okullara inanmıyordu ve şöyle söylüyordu:
''öğrenmenin en iyi yolu, yaşam ve gerçeklik derslerinden geçer. ebeveynler ve kurumlar, masum beyinlere ideolojileri dayatır. sonuç olarak, egemen kültürün inançları doğrudan öğretilir ve yeni nesillere aşılanır, alt kültürlerin varlığını gitgide daha da uzaklaştırır.''

işte bu sosyalist yanıyla pasolini, filmleriyle, toplum gereksinimlerini, ahlaki değerleri ve insan sorumluluğunu aşılar bizlere. filmlerinde en derin entelektüel birikimlerini kullanarak tarihiyle, kültürüyle, toplumda egemen olan ve bastırılan tüm gruplar temsil edilir ve mevcut sistem sorunlarıyla mutlaka yüzleşilir. filmlerindeki rahatsız edici sahneler, insanın doğal yaşamındaki gerçekleriyle baş başa kalmasından kaynaklanıyor diyebiliriz.

tüketim kapitalizminin ve ürettiği boş zevklerin eleştirisi olsun, burjuva sınıfının materyalist değerlere gereğinden fazla anlam yüklemelerine yönelik eleştirisi olsun, cinselliğe yönelik toplumun tabularını kırması olsun, kısacası tüm bunları birleştirdiği muhteşem filmografisi ve derin entelektüel bakış açısı ile pasolini her zaman tartışılacak bir yönetmen olmaya devam edecektir.