432 dakikalık bir bela tarr başyapıtı filmidir. ''bir film bu kadar uzun olmalı mı?'' sorusu sorulabilir ki bu tamamen izleyen kişinin tercih meselesi ve o an ki motivasyon seviyesi ile alakalıdır. tüm bunların dışında bela tarr, filmi tek seferde izlemenin amaca hizmet edeceğini söyler ki tarr için zaman hikayeden çok daha önemli bir olgudur. hal böyle olunca film gerçekten merak uyandırıyor ve bununla ilgili şunu söylüyor yönetmenimiz:

"insanları bir şeyin olduğuna inanmaya sevk ettikleri için hikayeleri küçümsüyorum. aslında bu filmde bir koşuldan diğerine geçerken gerçekte hissedilen hiçbir şey olmuyor ki geriye kalan tek önemli şey olan zamandan bahsedebiliriz. bu muhtemelen hala gerçek olan tek şeydir; zamanın kendisi; yıllar, günler, saatler, dakikalar ve saniyeler."

aslında tarr'ın burada vurgulamak istediği önemli bir nokta var. kendi hayatımızı düşünürsek eğer bizler de bir hikayenin içindeyizdir. acılar, sevinçler, mutluluklar, kırgınlıklar, sevmeler sevilmeler diye uzar gider fakat tüm yaşadıklarımızın sonunda gerçek olan şey zamanın acımasızlığıdır. geçen zamanın sonunda aynaya baktığımızda zamanın üzerimizde bıraktığı fiziksel ve ruhsal deformasyonlardır gerçek olan. işte tarr'ın da filmi bu kadar uzun tutmasının sebeplerinden biri de budur.
tarr için film yapımı her zaman bir iç ahlaki inanç ve toplumda en az şanslı olanların onuru için savaşmak ve onları korumak meselesi olmuştur. tarr, izleyicisinin insan onurunu gerçekten düşünebilmesi için sinemanın bu zorlukları yansıtması gerektiğine inanır. bazen sahneleri uzun, çetin ve sınayıcı görünüyorsa, bunun nedeni o andaki karakterleri için böyle olmasıdır. tarr, sinemayı insanlık durumumuzdan kaçmanın bir yolu olarak kullanmak yerine bir ayna gibi bizlere yansıtmayı tercih eder.

"şeytan'ın tangosu" olarak bilinen ve tarr'ın vatandaşı olan macar yazar laszlo krasnahorkai'nin satantango romanından uyarlanan film tıpkı tango formatında olduğu gibi altı adım ileri ve altı geri şeklinde on iki bölümden oluşur. hikayenin geçtiği yolsuzlukla boğulmuş, ölmekte olan bir macar köyünde açarız gözlerimizi. kasvetli sokaklarda ve manzaralarda yürüyen insan fotoğrafları içimizi acıtır. hiç tanık olmadığımız ya da öğrenemeyeceğimiz hayatlara birer pencere açılır adeta.
tarr, neden bu pencereyi açma gereği hisseder biliyor musunuz? çünkü artık insanlar birbirlerine giderek yabancılaşmıştır. günümüzde bireyin, dolayısıyla da toplumun gündelik hayatta yabancılaşmayı yoğun olarak yaşadığı görülmektedir. zamanın getirdiği yenilikler beraberinde insandan birçok şeyi de söküp almıştır. içi boşalan insan içsiz, ruhsuz ve anlamsız bir varlık haline gelmiştir. insan çevresine, benliğine en önemlisi de kendi ruhuna yabancılaşmış durumdadır. eskinin samimi, sakin yaşamı yerini sahte insan ilişkilerine bırakmıştır.

ruhu özünden boşalan insan idealsiz, umutsuz boş bir hayatta yaşam mücadelesi içerisindedir; değerler anlamını yitirmiştir. hayatının merkezine koyacak anlamlı bir şey bulamayan insan, kendilik bilgisini kaybetmiştir. yaşanan hayatlarda sanal aşklar, sevgiler, ilahlar edinilerek yapay anlamlarda tat aranmaktadır. hayat hissedildiği gibi değil hissettirildiği gibi duyumsanmaktadır. işte satantango filminde de, modern hayatla uyuşmayan, anlamsız hayatların temsilleri sunulur. filmde yabancılaşan bireyin karşısına öteki olarak kendisinin nasıl çıkarıldığı ve sistemin insana vadettiği şeyden ortaya çıkan mutsuzluğun yansıması çarpıcı bir şekilde ortaya dökülür.

tüm bu gerçeklerin ve içinde bulunduğumuz bohem hayatların gölgesinde değil film 7 saat 17 saat dahi olsa izlenesidir.