yasujiro ozu imzalı 1953 yapımı tokyo hikayesi filmi şimdiye kadar yapılmış en iyi filmler listelerinin içerisinde kendine her zaman yer edinmiştir. esasen tokyo hikayesi, ozu'nun 1932 ve 1962 yılları arasında yaptığı, aileyi hem aile içinde hem de daha geniş bir toplumun parçası olarak işlediği noriko üçlemesi olarak da bilinen, ozu'nun ikinci dünya savaşı'ndan kısa bir süre sonra yaptığı ve efsane japon aktris setsuko hara'nın oynadığı noriko adında bir kadın karakterin yer aldığı serinin son ve en özel filmidir.

japonya'nın batı modernizminin gelişiyle boğuştuğu dönemde tokyo'daki hayata dair müthiş fikirlerin resmedildiği bir şaheser filmden bahsediyoruz. japon halkı atom bombalarıyla travma geçirmiş olabilir, ancak ozu'nun geniş vizyonuna göre, kendi ulusunun sosyal dokusundaki en kalıcı değişiklikler gelenekleri bozmaya çalışan modernite güçlerinin sayesinde olmuştur. tokyo hikayesi sadece modernitenin zirvesindeki japonya'nın hikayesi değil, japonya'nın ötesinde insan perspektifinden günlük yaşamın gelgitlerine uzanan hem büyük hem de küçük insan deneyimlerinin bir hikayesidir.

hikaye, japonya'da küçük bir kasabada yaşayan yaşlı bir çift olan shukichi ve tomi hirayama'nın tokyo'da yaşayan çocuklarını ziyaret etmeye karar vermeleri ile başlar. başlar başlamasına da öz çocuklarının anne ve babaları ile ilgilenmemesi hatta amiyane tabirle başlarından sepetlemeye çalışmaları sonucundaki duyguları yönetmenimiz ozu gerek kamera açıları gerek oluşturduğu ambiyansla müthiş bir şekilde seyirciye geçirir. kim bilir belki de ozu'nun bunu bu kadar iyi yapmasının bir nedeni de hayatı boyunca hiç evlenmemesi ve ölümüne değin annesiyle birlikte yaşamasındaki motivasyon ve ebeveynlerine olan gerçek sevgisidir.

nihayetinde yaşlı çifte iyi davranan tek kişi, sekiz yıl önce savaşta ölen ikinci oğullarının dul kalan eşidir. setsuko hara'nın canlandırdığı karakterin kayınvalidesine olan bağlılığı, çiftin diğer çocuklarının modern bencilliklerinin aksine japonların aileye duyduğu geleneksel saygıyı temsil eder. işte ozu, noriko'nun kayın anne ve babasına duyduğu nezaket duygusunu savaşta ölen kocasına ait bir şeyi, bir hatıra kırıntısını ya da belki başka bir yüzdeki sureti, yeniden yaşamaya yönelik bir arzuyla dile getirmeye çalışır.
filmin büyük bir kısmı bir evde geçiyor ki geçmişin ve bugünün huzursuzca birbirine karıştığı ancak böyle bir yere yakışan kederli bir hava hakim ortamda. ev, 1950'lerde, küreselleşme ve kentsel yaşam tarzlarının geleneksel kırsal yaşamla karşı karşıya geldiği bir dönemde japonya'da bulunuyor fakat bundan da önemlisi ev ortamının anlamı çok daha temel ve evrenseldir ki bunlar; yaşlanma, aile, bizi birbirimize bağlayan bağları ve bu bağlardaki ayrılığı sürdüren gerilimleri ima eder ve fısıldar.

aslında film bize birçok filmin göstermediği bir şeyi gösteriyor. pek çok film bize bir karaktere duygusal bir bağlılık kazandırmaya çalışır ama ozu bunu yapmayı reddeder. ozu, seyirciye tokyo hikayesi'ni izletir ve kendi kararlarını kendileri vermesi için filmin içinde alanlar bırakır. evet ilk bakışta öz çocukları şehir hayatı yani modernite dediğimiz olgu sonucunda anne ve babaları ile ilgilenmiyorlar ya da ilgilenemiyorlar ve gelinleri öz çocuklarının aksine kayın anne-babasına büyük bir nezaket gösteriyor. ozu burada hangisinin doğru ya da yanlış olduğundan ziyade bizim neler hissettiğimize ve olaylara kendi bakış açımızdan bakmamıza izin verir ki bu müthiş bir özgürlük duygusudur.

işte tokyo hikayesi'nde yönetmenin tarzını insanlığın acılarına bu kadar uyumlu kılan ve belki de bu dünyaya şimdiye kadar verilmiş en sıcak, rahatlatıcı bu filmde basit melankoliyi yerle bir ederek gerçeklerle yüzleşmeye imkan verdiği için ozu'ya ne kadar teşekkür etsek azdır.