20.yy felsefe tarihine damga vurmuş iki isim olan popper ve wittgenstein arasında geçen sadece on dakikalık müthiş bir tartışmanın anlatıldığı, bbc gazetecileri david edmonds ve john eidinow'un kaleme aldığı güzide kitaptır. bu 10 dakikalık tartışma için 273 sayfa olan bu kitabın inanın nasıl bittiğini anlamıyor insan öyle sürükleyicidir.

işte o 25 ekim 1946 akşamı witt ve popper arasındaki tartışma, bizlere felsefe tarihinde unutulmaz bir anı yaşatır. kitabı okurken sizlerde witt ve popper'ın yanan şöminenin olduğu bir oda içinde onların yanındaymış gibi hissedersiniz kendinizi.

baktığımızda dönemin entelektüel çevrenin merkezi olan viyana'dan çıkagelen witt ve popper felsefe konusunda bir türlü anlaşamazlardı. popper felsefenin daha ciddiye alınmasını savunurken, witt ise felsefede gerçek problemlerin değil, sadece dile ilişkin bilmecelerin varlığından söz ederdi. bu iki büyük filozof, birbirlerine açtıkları fikir savaşları içinde yaşıyorlardı diyebiliriz ki neredeyse her ikisi de birbirini felsefenin düşmanları olarak görüyordu.

şimdi o meşhur şömine başında yaşanan olaya geçmeden önce iki filozof arasındaki düşünce ve karakter farklılıklarını biraz daha açmak istiyorum. ''yani nedir bu alıp veremedikleri?'' sorusunun cevabını zihnimizde daha bir anlamlı hale getirelim.
popper için felsefi sorunlar, gerçekliğin doğası hakkında derin gerçekleri keşfedebileceğimiz dilin ötesinde bir alanda yaşar. witt için ise dil ve onun gerçekte nasıl çalıştığına dair yanlış anlamalarımız felsefi sorunlarımızın kaynağıdır. ikisi arasında net fikir ayrılıkları da burada başlıyor zaten. popper kendi bakış açısından witt'in bu felsefeyi ti'ye almasına karşılık şunu söyler: ''derin felsefi sorular sadece dilbilimsel bilmeceler değil, çözmemiz gereken kalıcı felsefi problemlerdir.''

genel karakteristik özelliklere bakacak olursak eğer popper'ı alçakgönüllü, daha naif ve yumuşak dilli olarak tanımlayabilirken; witt ise popper'a göre daha bir sivri dilli, hani kimseye eyvallahı olmayan ve karizmatik olarak resmedebiliriz.

burada witt için bir ekleme daha yapalım ki witt, gittiği her yerde insanlar üzerinde derin izler bırakan bir filozof. hatta diğer cambridgeli ünlü ekonomist john maynard keynes :"wittgenstein, en azından cambridge'de bir tür tanrı olarak görülüyordu." demişliği bile vardır. devamında keynes, wittgenstein ile ilk kez karşılaşmasını: "tanrı geldi... onunla 5:15 treninde tanıştım." demesinden witt'in insanlar üzerindeki ciddi etkisini buradan anlıyoruz zaten.

esasen cambridge ahlak bilimi kulübü'nün tertip ettiği bu gecede bir önemli isim daha vardı ki bu da bertrand russell'dan başkası değildi. bu üç önemli isim arasında psikanalitik bir bağlantı sezdim. witt; saldırgan ve kafasının dikine giden bir insan olarak id'i temsil ederken, popper; sakin ve naif tavırlarıyla süperego'yu, son olarak da sanki russell bu ikisi arasında denge kurmaya çalışan ego gibi hareket ediyordu. üç önemli filozof ve tamamen farklı üç karakterden bahsediyoruz. bir vücudun farklı zihin parçaları gibi.

neyse efendim o akşam konuşmacı dizisinin başkanı witt iken popper'ın adeta witt'in damarına basarcasına konuşmasının başlığı ''felsefi sorunlar var mı?'' üzerinden ilerliyordu. zaten popper anılarında cambridge'e gitme nedenlerinden birinin de witt'i kışkırtmak ve onunla yukarıda bahsettiğimiz konulardaki fikir ayrılıkları üzerinden bir anlamda yüzleşerek savaşmaktı.
popper ve witt daha önce hiç aynı odada birlikte bulunmamışlardı ve bir daha asla aynı odada olmayacaklardı. yine popper'ın anılarında, witt'in tartışmaları sırasında şömine başında kırmızı alevli bir şömine maşası tuttuğunu ve konuşurken havaya fırlattığını söyler. witt'in iddialarını vurgulamak için maşayı adeta bir orkestra şefinin sopası gibi kullanarak gergin bir şekilde tartışmanın içinde olduğundan bahseder.

witt felsefi problemler olmadığını, sadece dil bilmeceleri olduğunu iddia ettiğinde, ikisi arasındaki anlaşmazlık tırmanır ve dananın kuyruğu kopar.

witt, neden felsefi problemlerin olmadığını, sadece dil bilmecelerinin olduğunu kanıtlarken popper sözünü keser ve bu konu hakkında şöyle bir ifadede bulunur:

''onun sözünü böldüm ve felsefi problemler için hazırladığım bir liste vererek, bir şeyleri duyularımızla biliyor muyuz? bilgimizi tümevarım yoluyla mı elde ediyoruz gibi sorulardan sonra potansiyel ya da belki de gerçek sonsuzlukların var olup olmadığı sorununa değindim. daha sonra ahlaki sorunlardan ve ahlaki kuralların geçerliliği sorunundan söz ettim.

bu noktada, ateşin yanında oturan ve iddialarını vurgulamak için bazen bir orkestra şefinin sopası gibi kullandığı pokerle gergin bir şekilde oynayan wittgenstein bana meydan okudu: "bir ahlaki kural örneği ver!" dedikten sonra cevap verdim: "misafir öğretim görevlilerini maşayla tehdit etmemek." bunun üzerine wittgenstein öfkeyle maşayı yere attı ve odadan dışarı fırlayarak kapıyı arkasından vurdu."

tabii o gece çok daha fazlalarının yaşandığına adım gibi eminim. iki önemli filozofun fikirlerini savunmaları ve birbirlerine olan akademik savaşlarından öğreneceğimiz çok ama çok şey var.