emir kusturica imzalı, sürreal evrene selam çakan, mistik duyguların harman edildiği, doğu avrupa sinemasının doğu avrupa halklarının kültürel değerleri üzerine adeta bir meditasyonu gibidir dilimizdeki karşılığıyla çingeneler zamanı filmi.

muhtemelen dünyadaki hiçbir ulus gerçekte bu kadar reddedilmiş ve sinema perdesinde yugoslav romanlarından daha fazla kabul görmemiştir. romanlar, eski yugoslavya topraklarına geldikleri 14. yüzyıldan bu yana, tüm balkan ülkelerinde toplumun sınırlarında bulundular. bununla birlikte romanlar filmde yugoslav topraklarının üstünde kendi yerlerini bularak zamanla balkan kültürünün ayrılmaz bir parçası olmakla kalmayıp, çingenelerle özdeşleşmeyi reddeden diğer halklara da bir nevi sosyolojik birer ayna olmuşlardır.

kusturica bu muhteşem filminde romanları seyirciye bir gizem perdesi altında tanıtır. roman hayatını hiç olmadığı kadar uzak ve masalsı kılar. o her zaman merak ettiğimiz romanların günlük yaşamını ve geleneklerini çok keskin bir şekilde belgesel tadında sürreal bir evrende tanıtır bizlere.

kusturica yeri gelir fellini'den alıntılarla roman karnavallarını süsletir, yeri gelir tarkovski'de bulduğu mistik duyguları birleştirir. özellikle filmin motiflerinde açıkça tarkovski'nin andrei rublev'inden sanki ödünç alınmış müzik ve inanılmaz manzaralarla o büyülü olan çingene yaşam tarzı hissini yaşatır. bununla ilgili muhteşem bir sahne var ki filmde; yüzlerce roman'ın en büyük tatilleri olan aziz george günü'nü kutlamak için şafakta toplandığı perhan'ın rüyası sahnesi kelimelerle anlatılamayacak kadar masalsı bir gerçektir.

işte bu masalsı gerçeklik kusturica'nın büyülü gerçekçiliğidir. filmin açılış sahnesinde karşımıza çıkan şemsiyeli çingene adamın ufak bir tiradıyla, bu hikayenin alıştığımız hikaye kalıplarının dışında, büyülü gerçekçilik öğeleri kullanılarak anlatılacağına dair ilk işaretler verilir. şöyle anlatır şemsiyeli adam:
''ben hayatıma devam etmeye çalışıyorum ama onlar beynimi yiyorlar. ama kaçtım. aptal değilim ben. zehir iç o zaman. ampuller. tanrım ampuller. ruhumu zincirleyip beni zincirli bir dansöz gibi oynatmaya çalışıyorlar. kanatlarımı kırpıyorsunuz. kanatsız bir ruh neye yarar ki. benim ruhum özgürdür, kuş gibi özgürdür. önce yukarı doğru uçar sonra aşağıya iner. bazen ağlar bazen de şarkı söyler ve güler. tanrı da bizim yanımıza yeryüzüne indi. çünkü o da biz çingenelerin yanındaydı. sonra yine yukarı gitmiş. ben ne yapayım? benim hatam değildi!''

bu tirad ile az çok neyle karşılaşacağını kestiriyor gibi oluyor insan ama filmin atmosferi o kadar büyülü ki izlerken kendinizi balkan topraklarının ortasında ve esen rüzgarın teninize değdiğini hissediyorsunuz. bu hikaye roman genci perhan'ın hikayesidir. kusturica öyle güçlü bir etki bırakmıştır ki bu filminde birçok amerikan filmine göndermeler dahi yapmıştır. örneğin perhan'ın tıpkı the godfather'daki michael corleone gibi genç romantik bir adamdan acımasız bir suçluya giden karakter değişimi işlenir. merdzan isimli karakterin charlie chaplin'in hareketlerini neredeyse aynı şekilde kopyaladığı sahneler görürüz.

daha da gerçek olan nedir biliyor musunuz bu filmde? kusturica, çingenelerin en iyi ve en kötü hallerini gösterir bizlere. göçebe hayatlar yaşasalar ve belirli bir ülkeye ait olmasalar da, aşkları ve nefretleri, bu dünyada büyümenin sancılarını yaşamak zorunda olan diğer toplumlardan o kadar da farklı olmadıklarıdır.
yazıyı yugoslav yazar marjan hajnal'ın romanlar hakkındaki güzel bir yazısı ile bitirmek istiyorum ki gayet güzel özetlemiş:

"romanlar, yalnızca tarihleri hakkında en azından temel bilgileri görmek, duymak veya okumak için yeterli iyi niyeti olmayanlar için esrarengiz ve erişilmez bir halktır. ne yazık ki, her gün roman vatandaşlarının yanından onları görmemiş gibi geçen, varlıklarını düşünmeye çalıştıklarında bile çoğu insan, istikrarsızlıkları, medeni olmayan yaşam biçimleri ve başkalarına kapalılıklarıyla ilgili yalnızca kökleşmiş klişeleri tekrarlamaya hazırdır. romanların sıradan insanlar değil, 'başka insanlar' olduğunu düşünüyorlar. gerçek, elbette oldukça farklıdır çünkü romanlar, komşularının ön yargıyla taşıdığı imajdan temel olarak farklıdır. bu nedenle, romanların en hoşgörülü halklardan biri olduğunu belirtmeliyiz, çünkü hiçbir zaman ve hiçbir yerde herhangi bir savaş durumu veya ırksal hoşgörüsüzlük başlatmamışlardır. romanlar her zaman diğer halklarla barışçıl ve hoşgörülü bir şekilde yaşamak istemişlerdir."