"bir anne ve bir kızı. duyguların, kafa karışıklığının ve yıkımın ne kadar korkunç bir birleşimi.''

bir anne ve kızının aralarındaki ilişkinin altında demlenen ve hikaye boyunca aniden özgürleşen, çatışan kavgacı hatıralar... duygular ve kişisel kinler kalplerden salınmaya başlar ve bir aile ilişkisinin gerçekleri paçavralar içinde ortaya çıkar.

sinema tarihinde bir ebeveyn ve çocuğu arasındaki ilişkileri inceleyen belki de en iyi filme bir göz atalım. filmde diyaloglar ve monologlar o kadar harikadır ki tüm konuşmalar hatta sadece bakışlar bile teker teker birer sanat destanıdır. ingmar bergman'ın 1970'lerin sonlarındaki başyapıtı dilimizdeki karşılığıyla ''güz sonatı'' bir anne ve bir kızı arasında yaşanan hayal kırıklıklarıyla dolu geçmişlerinin bir hesaplaşması gibidir. charlotte ve kızı eva ile (sırasıyla ingrid bergman ve liv ullmann) inanılmaz derecede etkileyici iki başrol performansıyla taçlandırılmış son derece natüralist bir çalışma.

filmin açılış sekansında eva'nın kocası viktor'un karısının ilk romanından alıntıladığı satırlar bergman'ın esasında bize ne anlatmak istediğinin özeti mahiyetindedir. eva, kitabındaki şu sözlerle kendi ruh halini şöyle yansıtır: ''kişi nasıl yaşaması gerektiğini öğrenmeli. her gün üzerinde çalışıyorum. en büyük engelim kim olduğumu bilememem. kör gibi el yordamıyla arıyorum. eğer birisi beni olduğum gibi severse sonunda kendime bakmaya cesaret edebilirim belki fakat bu olasılık benim için oldukça uzak.'' işte bu satırlar bir insanın kimlik ve kabul arayışı içerisinde olduğunun ilanı gibidir adeta.

iyi yazılmış senaryosu ve hatıralarıyla uğraşan iki kadının adeta ruhlarına nüfuz eden tekrarlayan aşırı yakın çekimler o kadar estetik ki izlerken kendinizi o evin içerisinde hissediyorsunuz. film ilerledikçe eva'nın çocukluğunun kayıp duygulanımlarının annesiyle yüzleşmesini ve duyguların her iki taraflı açığa çıkmasına yavaş yavaş tanık oluyoruz.

yıkıcı duygular ve ıstırap dolu içgörülerle dolu ''güz sonatı', içimizde tutmayı seçtiğimiz acının ve sonuç olarak bizimle kalan yaraların metodik olarak güçlü bir incelemesini sunar. charlotte ve eva nihayet birbirlerine olan gerçek hisleriyle yüzleşirken, kendilerine nasıl baktıklarını da gözden geçirmek zorunda kalırlar ve suçlama ile sorumluluk arasındaki çizgiyi bulanıklaştırırlar. bergman'ın filmlerinin çoğu gibi, bu filmi de varoluşsal sorular ve kasvetli düşüncelerle dolu.
hikaye, bergman'ın birçok hikayesi gibi pişmanlık üzerine kurulu. pişmanlıkla (oğlunu kaybetmek dahil) mahvolmuş ve annesiyle olan geçmişi nedeniyle kendini sevemez ve sevilemez bulan liv ullmann'ın büyüdükçe büyüdüğü oyunculuğuyla hayat verdiği eva karakteri size kendi hayatınızı sorgulatır. hata yaptığını anlayan ama aynı zamanda eylemlerinin boyutunu da anlamayan ingrid bergman'ın belki de sinema tarihinin en iyi kadın oyuncu performanslarından birini sergilediği charlotte karakteri size o kadar soğuk bir anne olarak gözükür ki bir yerlerde saklı kalan ebeveyn hayal kırıklıklarınızı gözlerinizin önüne serer.

burada ingrid bergman'ın muhteşem performansının altında yatan sebepten bahsederek devam etmek istiyorum. yönetmenimiz bergman'ın filmlerindeki varoluşçuluğu genellikle kendi hayatından alınmıştır, ancak güz sonatı'nda ingrid bergman'dan beslenir. 1950'lerde yönetmen roberto rossellini ile bir ilişki sürdürmek için kendi çocuğunu amerika'da bırakan ingrid bergman gerçek hayatında yaşadığı bu pişmanlığı o kadar derinden hisseder ki bu da filmdeki performansına direkt etki eder. ingrid bergman'ın tüm kariyeri boyunca gösterdiği kendi varoluşundan kopan cesur bir performans.

hayatın doğasında var olan zorlukların gizemlerini derinlemesine araştırır bergman. filmin ağıtlı havası ve neredeyse dayanılmaz nefret ve kayıtsızlık itirafları, geri dönülmez bir şekilde unutulmazdır. bu nedenledir ki film kusursuz bir şekilde oluşturulmuş bir sinema draması olarak tarihteki yerini almıştır.