fikirleriyle modern sinema anlayışını değiştiren fassbinder'i sınıflandırmak gerçekten çok zordur. yeni alman sineması'nın en önemli diğer yönetmenlerinden werner herzog'a alaycı ve çılgın dersiniz, wim wenders'e insan varoluşunu metaforlaştıran şair ruhlu dersiniz fakat fassbinder'i gerçek anlamda bir kalıba sokamazsınız. kendisi kalıplara sığmaz fakat yaptığı filmlerle izleyenlerin zihin kalıplarını yerle bir eder.

sinemaya olan büyük saygısını ve tutkusunu maalesef ki özel hayatına hiçbir zaman göstermedi. düzensiz bir yaşam, uyuşturucu, sigara, alkol ve uyku hapları onu henüz 37 yaşındayken bu dünyadan alıp götürmüştü. sinemaya olan hırsı ve tutkusu o kadar fazlaydı ki ilk uzun metrajlı filmi olan (1969) liebe ist kalter als der tod'dan son filmi (1982) querelle'ye kadar olan sadece 13 yıllık kariyerine 40 film ve 2 televizyon dizisi sığdırmayı başarmıştır.

fassbinder'i sinemanın içinde tutan motivasyon şüphesiz ki travmatik çocukluk yaşantılarının zehrini akıtabilmek ve savaş sonrası modern alman toplumunun sorunlarına ışık tutabilmektir. tam da bu noktada fassbinder felsefesini anlamak için onun kişisel yaşantılarına ve alman toplumuna olan bakış açısına bakmak gerekir.
çocukluğundan bahsedecek olursak eğer ebeveynleri o henüz 6 yaşındayken ayrılıyorlar ve dağılmış bir ailenin soğukluğu ve evsizlik duygusu onda bir izolasyon hissi yaratır ki büyüdükçe bu his daha da yoğunlaşır. işte fassbinder, sanatının mücevherlerini kendi tecrübelerinden çıkartma içgüdüsü ile hayatını adeta hiç durmadan kazı yaptığı bir madene dönüştürerek kendini tüketir.

13 yıllık çalışmasında, bilinçaltının temeline girdiği tünelleri durmadan kazar ancak alkol, sigara ve uyuşturucu bu maden ocağını ayakta tutan vücudunun tahta parçaları misali kırılmasıyla kendini göçük altında bir karanlığa gömer. kendisinin bir zamanlar dediği gibi, "bu özlem benden atıldığında, artık hiçbir şey yapmayacağım."

savaş sonrası alman toplumundaki gözlemlerine bakacak olursak; çağdaş almanya'da hitler'in düşüşünden sonra bile sosyal ilişkileri etkileyen nazizm zihniyetine, toplumunu karakterize eden ırkçılığa, hoşgörüsüzlüğe, lgbt'li bireylerin dışlanmasına ve bilimin, sanatın öncüsü olan alman toplumunun 20.yy'da barbarlaşmasınadır fassbinder'in öfkesi ki filmlerinde bu konuları sürekli deşer.

fassbinder'ın toplum yaratıcılığının altında yatan palimpsest anlayışıdır ki bu anlayışıyla zaten halihazırda var olan sorunların üzerine kendi fikirlerini yerleştirir. onun için insan vücudu toplumsal çatışmaların alanı gibidir. savaş sonrası dönemde başka hiçbir yönetmeninin yapmadığı toplumsal eleştirileri insan yüzünün ve bedeninin dilinde araştırır.
batı almanya'nın wirtschaftswunder yani savaş sonrası müthiş ekonomik mucizesinin ardından ülkeye gelen göçmen işçilerin deneyimleri, bu ekonomik başarının ardından kadınların durumu gibi insanların hayatları sık sık ele alır. filmleri, hem temalarda hem de estetik anlamda, didaktik bir şekilde politik anlamda ciddi radikal bir izlenim bırakır. esasında bu açıdan fissbander benim gözümde daha da bir ön plana çıkar. kafa karıştırır ama bir yandan da bu toplumsal sorunları ortaya dökecek kadar da cesurdur.

özellikle kendine rehber edindiği amerikalı yönetmen douglas sirk'in amerikan melodramasını, insanların yozlaşmış bir toplumda yaşamak için gösterdikleri çabalardan doğan kişisel hırslarını alman toplumunu aynalamak için kullanır. filmlerine genel olarak baktığımızda aşkın, sevginin ve umudun başarısızlığından bahseder.

bunu en güzel adorno'nun şu meşhur sözünde bulur fassbinder: es gibt kein richtiges leben im falschen yani ''yanlış hayat doğru yaşanmaz'' mottosunda. adorno'nun dediğini biraz açarsak ve yaşadığımız çevreye bakarsak eğer hayatın yanlışlarla dolu olduğu bir ortamda doğru bir yaşam aramak insanı ya delirtir ya da intiharın eşiğine getirir. o zamanın alman toplumunun yaşadıklarını 21.yy'da bizim şuan yaşıyor olmamızdan daha dramatik bir şey olabilir mi?

velhasıl fassbinder, tüm bu yaşantıları ve değerlerinin senteziyle ardında müthiş bir film külliyatı bırakmıştır. özellikle handler der vier jahreszeiten , die ehe der maria braun , berlin alexanderplatz , angst essen seele auf , welt am draht , die sehnsucht der veronika voss filmleri mutlaka izlenesidir.

son olarak fassbinder'in favori on filmi;

la caduta degli dei (1969 / yönetmen luchino visconti)
the naked and the dead (1958 / yönetmen raoul walsh)
lola montes (1955 / yönetmen max ophüls)
flamingo road (1949 / yönetmen michael curtiz)
salo o le 120 giornate di sodoma (1975 / yönetmen pier paolo pasolini)
gentlemen prefer blondes (1953 / yönetmen howard hawks)
dishonored (1931 / yönetmen josef von sternberg)
the night of the hunter (1955 / yönetmen charles laughton)
johnny guitar (1954 / yönetmen nicholas ray)
kalina krasnaya (1973 / yönetmen vasili shukshin)