sürrealizmi iliklerime kadar hissettiğim bir alejandro jodorowsky harikası. görsel sembolizmin doruk noktalarının yaşandığı, çarpıcı görüntülerin paralize hisler uyandırdığı, grotesk sahnelere sıçrayan çizgi roman renkleri, katmanlı bir aydınlanma ve maneviyat hikayesini konu eden müthiş bir film. her kareye gömülen alt metinden verilen mesajlar jodorowsky'nin nasıl dahi bir yönetmen olduğunu kanıtlar nitelikte.

özünde, filmin ana temaları insanlığın yozlaşmış doğasını ve hayatın basit zevklerinde saklı bulabileceği mutluluğu yansıtır. jodorowsky'nin filminde tasvir ettiği toplum, insanlığın en kötü özelliklerinin ahlaksız, anakronik bir çarpışmasını temsil eder. bu açıdan filmdeki bir sahnede buna vurgu yapılıyor; zengin kapitalist turistler şuursuzca fotoğraf çektirirken diğer taraftan maskeli askerler sokakta masum sivilleri vuruyor. jodorowsky dünyevi değerleri öyle bir alaşağı eder ki din ve seks jodorowsky için alınıp satılabilen şeylerdir ve nihayetinde her iki olgunun da değersizliğine vurgu yapar.
filmde endüstri, şiddet ve ahlak temalarında gezintiye çıkılır akabinde derin felsefi sorularla daha önce hiç hissedilmeyen duygular hissedilir. filmi izledikten sonra şu soruyu sormuştum kendime: ''hayatın aniden yön değiştirmesinden önceki an, ne gördüğünü, ne tattığını, ne hissettiğini hatırlıyor musun?''

ilk defa bir bebek sahibi olduğunuzda yaşanılan stresle karışık mutlu anları düşünün, sizi ilk kez öpmek için sevgilinizin nefesinin yarattığı heyecanı düşünün, ölümle hiç olmadığı kadar burun buruna kaldığınızda yaşadığınız korku ve endişeyi düşünün; işte hayatımızda yaşadığımız bu önemli anlar değişimimizi sağlar ve bu anlar artık bizim için güçlü birer hatıra olarak kalır. the holy mountain filminde hissettiğim de tam olarak böyle bir şeydi. filmden sonra sinemaya ve sürrealizme bakış açım hiç olmadığı kadar değişti.