ilozof, yazar, sosyal eleştirmen, analitik felsefenin kurucusu ve belki de yaşamını adadığı şekilde politik bir aktivistti. 98 yaşına kadar hiç durmadan çalıştı dersek abartmış olmayız ki hayatı boyunca kendi inançlarıyla, evrenin ve insanlığın sorunlarıyla boğuştu. fikirleriyle, idealleriyle ve bilime olan inancıyla önümüze sonsuz bir ışık tutar russell. kendisinin yazılarını okuduğumda insanlığa olan umudum ve bilime olan inancım katbekat artar.

dile kolay dolu dolu yaşadığı 98 yıllık dünya hayatında russell gibi iz bırakan çok az insan vardır. hayatı, bir o kadar fikirleri kadar ilginç ve ilham vericidir. düşüncelerinde o kadar kararlıdır ki sırf bunlar için; iki kez akademik görevinden alınması, birinci ve ikinci dünya savaşlarında siyasi aktivizm nedeniyle iki kez tutuklanması, 89 yaşında dahi nükleer karşıtı oturma eylemi yaparak tutuklanması hakkında bana şunu düşündürüyor: ''bu adam, yaşamını ve varlığını tamamen insanlığa adamış.'' tüm bu politik aktivist hareketlerine rağmen liyakat nişanı ile ödüllendirilmesi, nobel edebiyat ödülü'nü kazanması ne kadar etkili bir figür olduğunun kanıtı gibidir.
russell hayatının temellerini şöyle ifade ediyor: ?"basit ama çok güçlü üç tutku hayatımı yönetti: aşk özlemi, bilgi arayışı ve insanlığın acılarına katlanılmaz duygularım."

dedik ya fikirleri inanılmaz bir biçimde zihinleri çepeçevre sarar. felsefe alanındaki çalışmalarının temeli, inançların kanıta ve mantıksal prosedürlere dayanması gerektiği fikriydi. bu fikri kendi yaşam felsefesine uyguladı ki ''inançlarım için asla ölmem çünkü yanılıyor olabilirim.'' sözünün altında gerçekten hazineler yatıyor. inançlardan kasıt her şey olabilir fakat russell için özellikle dini inançların insani ve bilimsel ilerlemeye ket vurduğu fikri çok önemlidir. şimdi russell ateist miydi yoksa agnostik miydi? sorusu sorulabilir öncelikle bunu bir bitirelim.

baktığımızda russell, bilimin ve bilginin gücüne inanan bir insan. böyle düşününce agnostik olduğunu söylemek daha doğru olacaktır. ateist olduğunu varsayarsak tanrı'nın olmadığını bildiğini iddia eden biri olacak ki bu çok olası değil çünkü russell her zaman bir kanıta ihtiyaç duyar. kaldı ki russell, tanrı'nın var olmadığını kanıtlayamayacağını diğer yandan da tanrı'nın var olduğu görüşünü destekleyecek hiçbir kanıt sunamayacağını düşünür. son tahlilde evet russell bir agnostiktir ki fikirleriyle uyuşan bir sonuç olduğunu düşünüyorum.
russell, hıristiyan inancından çıktığı zamanlarda ki bu gençlik yıllarına denk geliyor dini inançların insani ve bilimsel ilerlemeye karşı çıktığı birçok durumun farkına vardı. yüzyıllar boyunca dinlerden kaynaklanan şüphe, korku ve zulme bakıldığında russell, dini uygulamaların yarardan çok zarar verdiğine iyiden iyiye inanmaya başladı. why i am not a christian (neden hıristiyan değilim) adlı kitabında "dinlerin hem zararlı hem de yanlış olduğunu" söylüyor zaten.

bu noktada dinlerin bilimin önünde engel olduğuna dair etkilendiği bir olayda benjamin franklin olayıdır ki şöyle ifade eder russell:

''benjamin franklin, yıldırım paratonerini icat ettiğinde, hem ingiltere hem de amerika'daki din adamları, kral 3. george'un coşkulu desteğiyle, onu tanrı'nın iradesini bozguna uğratmak için kınadılar.''

yani diyorlar ki göklerden gelen karara sen nasıl olur da karışırsın? bırak istediği yere düşsün, kimin öldüğünün bir önemi yok nasıl olsa.

russell, bu aydınlanma ile;

''dünyanın ihtiyacı olan şey dogma değil, bilimsel araştırma tutumudur.'' diyerek bu yöndeki fikirlerini daha da netleştirir.

''insanların dini kabul etmelerinin gerçek nedeni şudur: dini, duygusal gerekçelerle kabul ederler.'' dedikten sonra sceptical essays (sorgulayan denemeler) kitabında ''inanma arzusu ve keşfetme arzusu birbirine zıttır.'' sözü ile aslında bir şeylere körü körüne inanmanın bizi keşfetmekten alıkoyacağını mükemmel bir şekilde ifade eder.
russell bilgiye ulaşmada her zaman dikkatli ve şüpheci olamamız gerektiği ile ilgili;

''fikirlerimizi her zaman biraz şüpheyle değerlendirmeliyiz. insanların dogmatik olarak herhangi bir felsefeye inanmasını istememeliyim, benimkine bile.'' diyerek bu konudaki şeffaflığını ortaya döker. evet benim felsefem dahi olsa bunu benden bir dogma olarak almayın aksine şüpheyle yaklaşın demesi ve üstüne ''şüpheciliğimizden bile şüpheci olmalıyız'' cümlesi ile bu konudaki kararlılığını bizlere yansıtır.

insanın vicdanında iç içe geçen ahlak üzerine; ''yan yana iki tür ahlak vardır: biri vaaz ettiğimiz ama uygulamadığımız, diğeri uyguladığımız ama nadiren vaaz ettiğimiz.''

hayata dair; ''boş zamanları akıllıca doldurabilmek, medeniyetin son ürünüdür.'' diyor russell ve üzerine şu cümlesini de eklemek istiyorum ki bence ikisinin karşılaştırılması önemli; ''boşa harcamaktan zevk aldığınız zaman, boşa harcanan zaman değildir.'' bu çok güzel bir ifade bence. evet medeniyet boş zamanı akıllıca doldurmaktan geçer fakat eğer içinde bulunduğunuz ruh haliyetinde boş zaman olarak düşündüğünüz zamanları zevk alarak geçiriyorsanız bundan suçluluk duymayın diyor russell. özetle işini zevkle yapmıyorsan eğer bu boşa geçen zamandır ki medeniyete bir katkın olamaz.

popüler kültür üzerine; ''televizyon, binlerce insanın aynı şakaya gülmesine ve yine de yalnız kalmasına izin veriyor.''

ve son olarak tam da günümüzü özetler bir şekilde; ''herhangi bir dönemin dini ne kadar yoğun olursa ve dogmatik inanç ne kadar derin olursa, zulüm o kadar büyük ve işler o kadar kötü olmuştur.''