kendi yalnızlığında ve trajedisinde, filmlerini adeta birer sanat eserine dönüştüren danimarka ve dünya sinemasının en büyük yönetmenlerindendir. öncelikle dreyer'in sinemasını oluşturan, onun insan ruhunun en derinliklerine attığı oltanın ucundaki duyguları yakalayalım ki bunun altından kendisiyle ilgili dramatik yaşantılarını ve entelektüelliğini çıkaralım.

dreyer, filmlerinde bir insanın yaşanmışlıklarındaki derin anlamını insan yüzünde o kadar güzel ifade eder ki insan yüzüne yaptığı yakın çekimlerle tek bir gözyaşı damlasının yüzde oluşan derin kırışıklıkların içinden geçerkenki serüveninde o insanın dramasını aktarır bizlere. şaheser filmlerinden 1928 yapımı la passion de jeanne d'arc filminde insan yüzünün görselliğini şiirsel bir hale büründürdüğünü görebiliriz. kendisinin de ifade ettiği gibi;

''dünyadaki hiçbir şey insan yüzü ile karşılaştırılamaz. hiç kimsenin keşfetmekten yorulmayacağı bir yer. bir stüdyoda, ilhamın gizemli gücü altında hassas bir yüzün ifadesine tanık olmaktan daha büyük bir deneyim yoktur.''
filmlerinde, minimalist yaklaşımı, mekanların doğallığı, gölge ve ışık kullanımı o kadar ahenk içindedir ki ister memleketi danimarka’nın rüzgarla süpürülmüş fundalıkları, ister norveç ormanları olsun ya da bir evin iç mekanı olsun yarattığı manzaralarda insan psikolojisini en net biçimde tarif eder. filmlerinde çok fazla ıstırap, kötülük, ölüm ve eziyet vardır, ancak bunlar genellikle dreyer'in deyimiyle, ölümü ruhun maddeye karşı kazandığı zafer olarak görür. çünkü dreyer'e göre; ''bu dünya'da ıstırap ve acı çeken birine ölümle kurtuluş gelir ki kötülüğün ulaşamayacağı tek yer ölümdür.''

tam da dreyer'in insan psikolojisinde mekanın önemine binaen farkındalık yaratacak seviyede tanımladığı gibi;

''sıradan bir odada rahat ve mutlu bir şekilde oturduğunuzu hayal edin. aniden size kapının arkasında bir ceset olduğu söylendi. bir anda oturduğunuz oda sizin için tamamen değişir; biraz önce gözünüze hoş gelen odanın içindeki her şey bambaşka bir görünüme bürünür. fiziksel olarak her şey aynıdır fakat odanın ışığı ve atmosferi sizin için artık karanlık bir hal almıştır. bunun nedeni, odanın değişmesi değil sizin değişmiş olmanız ve nesnelerin onları sizin artık karanlık tarafınızla tasarladığınız gibi olmasıdır. filmlerimde elde etmek istediğim etki de tam olarak budur.''
dreyer'in filmlerinin bu temellerini oluşturan hayatında önemli bir kırılma noktası var. isveçli bir hizmetçi olan annesi(josefine nilsson) isveç'te yaşayan danimarkalı bir iş adamının(jens christian torp) yanında çalışmaktadır ki annesi dreyer'e patronu olacak adamdan hamile kalır. klasik türk filmi havasında olacak ki annesi olası bir skandaldan kaçınma adına dreyer'i doğurmak için isveç'i terk ederek danimarka'ya gider ve dreyer danimarka'da dünyaya gelir. acı kısım ise annesi ona hiç bakmadan bir yetimhaneye bırakır. dreyer 2 yaşında yetimhanede başka bir aile tarafından evlatlık alınır.

evlatlık alındığı sert katolik bu ailede mutsuz bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirir. filmlerinde genel olarak kullandığı dinsel muhafazakarlığın sıkıcılığından yalnızlık ve özgürlüğe geçişleri işlemesi evlatlık olarak verildiği ailenin dinsel katı tutumlarının sonucudur.

18 yaşına bastığında gerçek annesini aramak için isveç'e gider. öğrenir ki annesi onu doğurduktan 1 yıl sonra tekrar hamile kalıyor ve bu hamileliğinden dolayı doğacak ikinci çocuğundan ayrılma fikrinin verdiği acıdan dolayı kendini ve bebeğini zehirleyerek intihar ediyor. kimse sahip çıkmayınca da kadavra olarak kullanılıyor. bu öğrendikleriyle ciddi sarsılan dreyer daha sonraları filmlerinde bir motif olarak haksız yere acı çeken kadınları sürekli işler. hatta 1918 yılındaki praesidenten (başkan) olan ilk filminin konusu istismara uğramış kadınlar ve gayri meşru çocuklar hakkındadır.
yine 1925 tarihli du skal aere din hustru (evin efendisi) filminde zorba bir babanın karısını ve ailesini bir köle gibi kullanmasını anlatır. 1932 vampyr , 1943 vredens dag , 1955 ordet gibi daha sonraki filmlerinde, daha önceki şaheserinde ele aldığı inanç, hoşgörüsüzlük, kadınların yaşadığı ızdıraplar ve ölüm temalarını deşmeye devam eder.

işte dreyer, kendi hayatında yaşadığı acılardan kendine bir sanat yaratır. bunun hamuruna felsefi ve edebi anlamda; vatandaşı kierkegaard'ın varoluşçuluğunu, zola ve balzac gibi güçlü yazarların tasvirlerini katar. dreyer'in etkisi o kadar güçlü bir dalga yaratmıştır ki kendisinden sonra ingmar bergman , robert bresson , andrey tarkovski , david lynch , sergio leone ve lars von trier gibi yönetmenleri etkilemiştir.

ve son olarak çektiği acılar karşısındaki çaresizliğini ve umudunu ortaya koyan şu sözleri ile yazıyı noktalıyorum;

''kayalarla ilgili olan şey şudur ki kolayca kırılmazlar. onları tuttuğumda, onlar gibi güçlü ve istikrarlı olmak istedim, yıpranmış ama kırılmamış.''