kendisini militan bir sürrealist olarak tanımlayan çek sinemacı svankmajer'in evreni, kara mizah, ironi ve tekinsizlikle işlenmiştir. henüz sekiz yaşındayken ailesinin kendisine hediye ettiği oyuncak bir kukla tiyatrosu, ona hayal dünyasının kapılarını aralarken, cansız nesnelere duyduğu merak giderek artar ve ileriki yıllarda onu prag güzel sanatlar okulu'nda kuklacılık eğitimi almaya kadar sürükleyecek bir serüvenin fitili ateşlenmiş olur.

svankmajer'in hayal dünyası o kadar geniştir ki çalışmaları, çeşitli araç ve tekniklerle karakterize edilir: kuklalar, kil modellemeleri, geleneksel çizilmiş animasyon, nesne kolajı, stop-frame özel efektleri ve stop-motion animasyonu. svankmajer'in animasyonlu bir varlığın bedenselliğine duyduğu hayranlık, geleneksel çek tiyatrosuyla derin ve güçlü bir yakınlık sayesinde gelişmiştir. prag'daki kukla tiyatroları çalışmalarını önemli ölçüde etkilemiştir.

esasen prag şehri, svankmajer'in sonsuz ilham kaynağıdır. imparatorların, kafka'nın, efsanelerin ve sihrin şehridir prag. özellikle 1970'lerde svankmajer, bu etkileri prag'da kendine özgü bir sanat felsefesine dönüşen sürrealizm ile birleştirdi diyebiliriz. svankmajer'ın gerçeküstücülüğü, absürdizm veya gerçeklikten kaçış ile karıştırılmamalıdır. onun ki bir varoluş felsefesi, hayata ve dünyaya karşı bir tutumdur. ona göre sürrealizm, ''ruhun derinliklerine bir yolculuktur'' ve fantastik fikirler ve hayal gücü aracılığıyla çevremizi aktif bir şekilde yorumlamaya odaklanır.
yönetmenin kuklaların o paradoksal doğasına odaklanmasının sebebi de şudur: dış bedensel varoluş ile kuklanın iç dramatik yaşamı arasındaki gerilim kukla biçimini zihnimizde kafa karıştırıcı bir ikili yaşamla birleştiren iki varoluşsal duruma sokar. o yüzdendir ki svankmajer'ın filmografisi esrarengiz ve değiştirilemez bir huzursuzluk duygusu kokar. özellikle stop-motion ve live-action tekniklerini karıştıran çalışmalarının belirsizliği ürkütücü bir etki yaratır. toprak, et, kemik ve diğer nesnelerin sürreal kolajı inanılmaz bir deneyim yaşatır seyircide. bu açıdan filmlerini izlediğimde adeta farklı bir boyuta geçerim.

hikayeleri ürkütücü, keyifli ve gerçeküstüdür. oyuncuları arasında kuklaların yanı sıra gerçek insanlar, makineler, çoraplar, kil figürler, antika bebekler, kalem açıcılar, iskeletler veya doldurulmuş hayvan cesetleri vardır. setleri genellikle endüstriyel çağın atıklarıyla süslenmiş çek binaları veya manzaralarıdır ki bunlar çürüyen mobilyalar, paslı çiviler, talaş, yağlı vidalar ve vb akla gelebilecek tüm materyalleri kullanır.

svankmajer için, bizler etten ve tozdan başka bir şey değilizdir. filmleri, izleyici olarak doğanın kültürel yapılara nasıl karşı çıktığına şahit olduğumuz insanlık durumunun ebedi çelişkileriyle ilgilidir. insanın erdem ve sosyal refah arayışı, onun doğal içgüdüleriyle çelişme eğilimindedir. çocukluğun sadeliğini ve ölümün acımasızlığını çağrıştıran sembolleri seçerken duyarlılığımıza hitap ederek, bu konulardaki toleransımızı test eder. ölümü önemsizleştirerek, modern dünyanın sahtekarlığını ve sığlığını gözler önüne serer. ona göre ne olursa olsun her şey çürüyecektir ve doğa, kültürün sığlığına üstün gelecektir.
ve belki de svankmajer'in en sevdiğim özelliklerinden biri de; nesnelerin insanlardan daha canlı ve kalıcı olduğuna inanmasıdır. sinema mecrasının baskın görselliğine karşın, bize sunulan dünyayı nesneler aracılığıyla sadece görerek değil, dokunsal ve duyusal algımızla deneyimletmeyi önemser. tanıklık ettiği her şeyi içinde saklayan bir nesneyle iletişime geçmek, ona dokunarak gizli taraflarını ortaya çıkarmak, o nesneye özgürlüğünü de vermek demektir. işte tam da bu nedenle animasyonu bir sihir olarak görür ve bu tür bir filmin amacının nesnelerin kendi adlarına konuşmasına izin vermek olduğunu söyler.

oyuncak bebek, ekmek, çorap, taş, ayakkabı gibi gündelik hayattan pek çok nesne kullansa da, bunların bildiğimiz dünyaya ait bir gerçekliği yoktur; canlandıklarında, taşlar bisküviye, çoraplar kurtçuklara, iğne yastıkları kirpilere dönüşür. nesneler, büründükleri bu farklı kimliklerle yerleşik algılama biçimimizi alt üst ederler, kendi hafızalarındakileri bize iletirler ve bizim hayal dünyamızdaki, bilinçdışımızdaki kimi gizli şeyleri ortaya çıkarırlar.

yazının başında değindiğim gibi bu bir freud tekinsizliğidir. freud, tekinsizliği, aslen bilinen ama derinlerde saklanmış, bilindiği bilinmeyenle yüzleşmeye dair bir duygulanım olarak tanımlar. hem korkutucu derecede yabancı ve tuhaf hem de şaşırtıcı biçimde tanıdık ve içsel olana dikkat çeker. svankmajer’in filmlerinde yarattığı da böyle tekinsiz bir dünyadır. yapıtlarında, gerçeklik ve gerçekdışı, öznellik ve nesnellik birbiriyle iç içe verilir.

örneğin svankmajer filmlerinde bebekleri sevimli, kusursuz ve güzel değil, örselenmiş, parçalanmış, kusurlu yaratıklar olarak resmeder. freud, “tekinsizlik” başlıklı makalesinde, oyuncak bebeğin bir canlının cansız temsili oluşunun yarattığı tekinsiz durumdan bahseder. oyuncak bebek, ait olduğu çocukların dünyasından yetişkinlerinkine geçtiğinde, canlı ile cansız olanın arasındakinden başka bir sınır daha aşılmış olur ve bu şekilde tekinsizlik katmerlenir.

svankmajer, terry gilliam, tim burton ve quay kardeşler gibi yönetmenleri büyük ölçüde etkileyen eksantrik, yıkıcı ve yaratıcı filmleriyle sinema tarihine damga vurmuştur. neco z alenky (1988), faust (1994), spiklenci slasti (1996), otesanek (2000) ve sileni (2005) bunlardan bana göre en ön planda olan filmleridir.