ortadoğu'nun içinde açan bir sanat güneşi gibidir şair ruhlu kiyarüstemi. bu auteur yönetmenin sinemaya kattığı değerleri muhakkak anlatacağım fakat onun da öncesinde 2016 yılında vefat ettiğinde katı bir rejimin kol gezdiği iran'da bilime ve sanata aşık iranlılar tam bir hüzne boğulmuştu.

iranlı sanatsever insanlar onun ölümünden sonra hep bir ağızdan şu cümleleri yürekleri parçalanırcasına dile getireceklerdi: ''eserleri, karanlık dünyamızda aydınlığa ve iyimserliğe açılan bir kapıya benzer. bu nedenle kaybının ardından gelen ezici üzüntü hissi anlatılacak gibi değil. onun kaybı, hayatımıza umut ve güzellik getiren birini kaybetmek gibiydi.'' 1979 iran devrimi'nden sonra her anlamda baskı gören toplumda kiyarüstemi'nin entelektüel sanat anlayışı belki de o insanların geleceğe umutla bakmasını sağlayan ender güzelliklerden biriydi.

böyleydi çünkü, kiyarüstemi ulusal bir simge ya da iran'da çok dar bir alanda sanat icra etmeye çalışan sanat topluluğu için bir elçiden çok daha fazlasıydı. şairlerin, ressamların, fotoğrafçıların ve film yapımcılarının iran'da her zaman keyif aldıkları özgün simbiyotik ilişkinin yaşayan en büyük örneğiydi. buraya kadarki kısımdan kiyarüstemi'nin iran halkı ve sanatçıları için ne kadar önemli olduğunu görüyoruz fakat bir de dünya'yı kendisine hayran bırakan yönetmenlik meziyetlerine değinmek isterim.
öncelikle kiyarüstemi bir yönetmen olmadan önce grafik tasarımcı, şair, fotoğrafçı ve bir ressamdı ki ilk kez 1977'de gozaresh adlı ilk uzun metrajlı filmine kadar reklam ve kısa filmlerle uğraştı. ilk uzun metrajlı filminden itibaren, kısmen italyan yeni gerçekçiliğinden etkilenerek, gerçeklik, belgesel tarzı ve kurgu unsurlarını sürekli olarak birleştirdi ve onları muazzam hümanizm duyguları ve hipnotik şiirleriyle harmanladı.

bununla beraber 79 devriminden önce iran yeni dalgası, 60'ların sonlarında ve 70'lerin başında gerçekleşti ve iran'da bir romantik gerçekçilik sineması oluşturuldu. genellikle şiirsel izolasyon temaları etrafında dönen bu hareket, italyan yeni gerçekçiliğinin, alman yeni dalgasının ve tarkovski sinemasının varoluşçuluğunun kolajı gibidir. biz buna özetle yalnızlığın metafizikliği diyebiliriz.

79 devrimi'nden sonra dahi kariyerinde müthiş bir bütünlük oluşturdu ki hatta çok daha fazlasını dahi başardı. iran'ın batı yanlısı bir monarşiden, batı karşıtı bir otoriter teokrasiye geçisinde dahi iran'dan ayrılmayı düşünmedi. aslında burada biraz da iş kendinde bitiyordu. filmleri hiçbir zaman açıkça politik olmadığı için yeni rejimin katı sansürüne takılmıyordu. sıradan insanların yaşamları hakkındaki felsefi filmleri ana teması olarak belirlemişti. bir nevi yeni rejim ona zorunlu bir yol haritası çıkarıyordu ki bu kiyarüstemi için kendi tarzını oluşturmasına önayak oldu.
bununla ilgili bir sözü dahi vardır: "rejim benim yolumda değil, iddia ettikleri gibi bana yardım da etmiyorlar. şimdilik ayrı hayatlarımızı sürüyoruz." tabi daha sonraları filmleri yasaklanıyor ve filmlerine iranlılar sadece el altından ulaşabiliyorlardı ki 80'lerin sonu ve 90'ların başı ile beraber başyapıt filmleri artık dünya çapında övgüler almaya başlamıştı bile.

burada araya bir bilgi daha ekleyip devam edeceğim. örneğin, ahmedinejad döneminde rejiminin getirdiği kısıtlamalar nedeniyle filmlerini iran dışında çekmek zorunda dahi kalmıştır. tabi bu durumu çok güzel bir şekilde kendi lehine çevirerek the guardian'a: "dünya benim atölyem, benim evim değil." demiştir. şimdi bu açıklamada kiyarüstemi'nin hem vatanına olan bağlılığını hem de sanata olan aşkını çok net bir şekilde görebiliyoruz.

evet 90'lar ile beraber dünya'da kiyarüstemi fırtınası esmeye başlamıştı artık. 1997 yapımı ta'm-ı gilas (kirazın tadı) adlı uzun metrajlı filmi ile cannes'da altın palmiye ödülünü kazanan ilk iranlı yönetmen oldu. özellikle 90 yapımı nema-yı nezdik (yakın plan) ve 94 yapımı köker üçlemesinin son filmi olan zir-i dırahtan-i zeytun filmleri dünya sinemasının başyapıtları arasında kabul edilir.
tabii kiyarüstemi'nin farklı sinema anlayışı dünyaca ünlü yönetmenlerce de hayranlıkla karşılanıyordu. akira kurosava, kiyarüstemi için şunları söyler:"sözcükler onunla ilgili duygularımı anlatmaya yetmez. satyajit ray'in ölümü beni epey kederlendirmişti. ancak kiyarüstemi'nin filmlerini gördükten sonra, bize onun yerini dolduracak doğru insanı gönderdiği için tanrı'ya şükrettim.'' martin scorsese : ''kiyarüstemi, sinemadaki en üst düzey sanatsal yeteneği temsil ediyor.'' jean-luc godard : "sinema griffith ile başladı, kiyarüstemi ile bitti." bu kalburüstü üstü yönetmenlerin övgülerine mazhar olması onun yeteneklerinin bir sınırı olmadığının en net ifadeleridir.

filmlerinde minimal diyaloglar, profesyonel olmayan oyuncular ve neredeyse hiçbir yazılı senaryosu olmayan kiyarüstemi, mütevazı karakterlerin karmaşık, katmanlı hayatlar yaşadığı masum bir dünyayı planlar. belgesel ve kurguyu akıcı bir şekilde harmanlar. insan varoluşçuluğunu, biçimsel olarak titiz ama şiirsel sinematik diliyle mükemmel bir şekilde seyirciye yansıtır.

kiyarüstemi için diyaloglardan da öte görüntüler önemlidir. seyirciyle filmlerinde görüntülerle konuşma konusundaki bu istekliliği, filmlerini aynı anda kültürel olarak özel, tamamen evrensel, dışavurumcu ve gerçek kılar. işte bu gerçeklik varoluşun derin gizemlerini anlatır bizlere. onun filmlerini izlediğinizde, hayatın büyüleyici güzelliklerini, ahlaki yaşam erdemlerini kısacası bu dünyada nasıl yaşanacağını, nasıl sevileceğini öğrenirsiniz.