\"herhangi bir tanrı\'ya inanmıyorum ama eğer bir tanrı\'ya inansaydım `ali şeriati`nin tanrısına inanırdım.\" şeklinde bir sözü var olan, varoluşçu.
şüphesiz ki yaşadığı döneme edebi ve felsefi anlamda damga vurmuş, marksist bir varoluşçuydu. fikirleri, idealleri kimilerine göre hayattan bir kaçış planı üzerine kurulmuştu ki belki de özünde anlaşılmamak sartre'yi bir anlam yükleyemediği hayata karşı yaşanılır kılan yegane motivasyon kaynağıydı.

esasen sartre'nin hayat çizgisine ve yaşadıklarına bakınca söylediklerinin hiç de öyle aforizma kasma amaçlı söylemediğini bilakis düşüncelerinin yaşadığı hayat tecrübelerine paralel olduğunu çok rahatlıkla söyleyebilirim. öncelikle temel fikirlerine bakalım ve bu temel fikirlerini, yaşantıları ile eşleştirdiğimizde bir yapbozun parçalarının birleşimine tanık olacağız ve sartre'nin o meşhur ''varoluş özden önce gelir'' fikrini çok daha iyi anlayacağımızı düşünüyorum.

kabataslak düşüneceksek şunları söyler sartre: (1) varoluş saçmadır dolayısıyla hayatın hiçbir anlamı yoktur. (2) ölüm nihai saçmalıktır çünkü hayatın inşa ettiği her şeyi geri alır. (3) kişi tesadüfen doğar ve tesadüfen ölür. (4) cehennem başkalarıdır. (5)özgürlük insanın mahkumiyetidir ve tanrı yoktur. (6) tabii ki varoluş özden önce gelir. şöyle sartre'nin genel düşüncelerine kuş bakışı baktığımızda bir yaşanmışlık bir keder görememek neredeyse imkansız. sıkışmış bir ruhun özgürleşme çabalarını görüyorum.
hal böyleyken sartre'nin varoluşçuluğunu, onun çocukluk yaşantılarındaki travmalarında aramaya başlamak şüphesiz ki bizim için faydalı olacaktır. bilindiği gibi çocukken, kısa boylu, çelimsiz ve şaşıydı ki bu fiziksel özelliklerin bünyesinde yarattığı utanç ve öfkeyi hayatı boyunca hissetti. otobiyografik kitabı les mots'ta söylediği gibi: "kendimi yeterince sevmediğim için daha sonraya kaçıyorum hep ve bunun sonucu da şu oluyor: kendimi daha da az seviyorum; bu amansız ilerleyiş, kendimi kendi gözümde küçük düşürüyor."

sartre, bu fiziksel aşağılık duygusunu o kadar derinden yaşamıştır ki arkadaş bulma ümidiyle annesiyle peyderpey parka gitmesi ve yaşıtı olan çocukların onunla pek ilgilenmediğini gördüğünde üzüntüyle evine dönmesi ve hayatın bu saçmalığını düşünerek hayallere dalması onun ileride sanatsal anlamda yaratıcı, ciddi ve derin düşüncelere dayalı bir varoluşçu felsefe geliştirmesinin arka planını oluşturan yaşantılarıdır.

kimsenin onu bir arkadaş olarak istemediği çocukluğunun üzüntüsünü bir an için hatırlayın. düşmanca ve saldırgan bulduğu bir dünyadan kaçış olarak fantastik bir hayata olan yoğun bağımlılığını hatırlayın. işte bu çevresinden gördüğü dışlanmışlık onun ''cehennem başkalarıdır'' tasvirini çok güzel özetliyor. babasının iki yaşındayken öldüğünü ve onu duygusal gerginlik ve baskı ortamında bıraktığını hatırlayın. belki de fiziksel kısıtlamaları ve düzensiz aile yaşamı nedeniyle, insanları ve olayları bağımsız, sistematik bir bakış açısıyla değerlendirmeyi erken öğrenmiştir sartre.
tam bu noktada bir jump cut yaparak kendimden bir örnek vermek istiyorum. sanırım iki sene önceydi ve oğlum 5 yaşlarındaydı. sık sık onu parka götürürüm ki yine birgün parka gitmiştik. oğlum daha önce hiç down sendromlu bir çocuk görmemişti. parkta oynarken bir anda yanıma ağlayarak geldi ve parktan gitmek istediğini söyledi. sebebini sorduğumda down sendromlu çocuktan korkutuğunu söyledi. durumu kendisine izah etmeye çalıştım. onunla oynayabileceğini, sadece görüntüsünün farklı olduğunu özünde iyi bir arkadaş olabileceğini söyledim fakat nafile. down sendromlu çocuğun varlığı onu rahatsız etmişti ki ''neden o öyle'', ''neden böyle dünyaya gelmiş'' gibi sorgulayıcı sorular sormaya başladı. bu duruma çok ama çok üzüldüm, belki aylarca aklımdan gitmedi.

sartre'nin yaşadıklarıyla paralel olduğunu düşündüğüm bu olayda sartre'nin ''varlık özden önce gelir'' ifadesinin basit bir yaklaşım gibi olsa da tanımını şöyle görüyorum: down sendromlu çocuğun her ne kadar özü iyi de olsa fiziksel varlığı özünün önüne geçmişti. down sendromlu çocuğu dışarıdan değerlendiren biri onun özüne değil varlığına yani toplumda dış görünüşü ile ifade ettiği şekline göre değerlendirmişti. benimkisi basit ve gündelik bir örnek fakat belki de sartre için varlığın özden önce gelmesi çocukluğunda dış görünüşü dolayısıyla yaşadığı dışlanmışlıkların bir sonucudur.

sartre gibi düşünecek olursak; tanrı'nın yok hükmünde olması düşüncesini eğer tanrı varsa bu çocuğu(down sendromlu) neden bu şekilde dünyaya getirdi diye bir soru sorulabilir. bu durumda ''varoluş saçmadır ve hayatın hiçbir anlamı yoktur'' fikrinin ucunu buradan yakalayabiliriz. tam da bu noktada sartre, yaşadığı bu çıkmazdan kurtulma adına bir insanın varlığını anlamlandırması sürecinde özgürlük ve sorumluluk fikirlerini ortaya atar. öyle ya bir nesne olarak varlığımın hiçbir anlamı yok, o halde yapacağım eylemlerle kendi özümü yaratabilirim fikri doğuyor.
buradan hareketle sartre, varoluş özden önce gelir ve eylemlerimiz özümüzü yaratır derken insanın özünü oluşturmada yalnız kaldığını ifade eder. örneğin bitkiler büyürler, yeşerirler, yaşarlar ve sonra ölürler. bir sorumluluk ya da özgürlük hakları yoktur. hayvanlar da aynı şekilde doğarlar, beslenmek için yaşarlar, sesler çıkarırlar, içgüdülerini takip eder ve ölürler. ne bitkiler ne de hayvanlar kasıtlı seçimler yapamaz veya sorumluluk üstlenmez. burada sorumluluğu üstlenen ve özgürlüğe mahkum olan insandır. formülize edersek eğer;

varlık + seçim özgürlüğü + sorumluluk = öz(esas)

peki varoluşun özden önce gelmesi ne anlama geliyor? bu, insanın önce var olduğu, kendini bulduğu, dünyaya girdiği ve sonra kendini tanımladığı anlamına gelir. dolayısıyla, onu tasavvur edecek tanrı olmadığı için insan doğası yoktur.

böylece, sartre geleneksel "öz varoluştan önce gelir" varsayımını alır ve onu "varoluş özden önce gelir" olarak değiştirir. bu, tanrı'nın var olmadığı ateizminin doğrudan bir sonucudur. sartre "olmak" ve "var olmak" arasında ayrım yapar. kişi bir öze sahip olmadan önce var olmalıdır, sadece nesneler, hayvanlar ve bitkiler basitçe ''var''dırlar.
bu durumda iyi olan nedir? ya da kötü olan nedir? gibi soruları ayırmanın bir yolu olmadığına göre, insan seçmesi gereken bir özgürlük yaşamına mahkumdur. kişi tanrı fikrini reddederse, neyin iyi neyin kötü olduğunu kim söyleyebilir? mutlak bir gerçek olmadığı için: kötüde iyilik, iyide kötülük vardır. işte bu boşlukta kalma halinde çok fazla korku ve engel ortaya çıkacağı için kimse hareket edemez ve saf kalamaz; zorunlu olarak, kişi seçimler yapmalı ve sonuçlarını üstlenmelidir der.

buraya kadar olan kısımda güzel bir noktaya geldiğimizi düşünüyorum. bir de sartre'nin olgunluk düşüncelerini oluşturan kısım var ki burası da çok önemli. 1943'te büyük eseri varlık ve hiçlik'i yayımlamadan önce 1940'ta ikinci dünya savaşı esnasında almanlar tarafından savaş esiri olarak tutuluyor. yaşadığı esir hayatındaki akıl almaz süreçler, bir burjuva ve entelektüel olarak tanık olduğu insan ahlakına aykırı yaşadığı deneyimler sartre'nin hayata karşı olan absürtlük duygusunu ve hiçliğini perçinlemiştir.

sartre'nin savaş öncesi çalışmaları büyük ölçüde bireysel özgürlüğün ve insan onurunun savunmasıdır ki savaş sonrası yazılarında bu temalar üzerinde durur ve sosyal sorumluluk fikrini güçlü bir şekilde vurgular. şimdi sartre bu rehin zamanlarında her an öldürülme korkusu muhakkak yaşamıştır ki ''ölüm nihai saçmalıktır çünkü hayatın inşa ettiği her şeyi geri alır'' cümlesi ile esir olmadan önceki hayatında inşa ettiği düşüncelerin bir anda yok olması içten bile değildir ve bu tamamen saçmalıktır. ''kişi tesadüfen doğar ve tesadüfen ölür'' cümlesinden kastını şimdi daha iyi anlıyoruz.
ikinci dünya savaşı yıllarının siyasi durumunu düşünün. faşistlerin gücü artıyordu ve dünya büyük bir yıkımın tehdidi altındaydı. hiçbir yerde düzen kalmamıştı. toplumun dokusu kopmuştu ve insanlar anlam, güvenlik, yasal vatandaşlığın rahatlığı ve medeniyetin temel olanakları gibi insani olgulardan tamamen uzaklaşmışlardı. bunun yerine, insanlar öldürülüyor, hükümetler kafalarına göre kurallar koyuyor, sokağa çıkma yasakları geliyor ve nihayetinde insan hakları diye bir şey ortada kalmıyordu. bunu en derinden yaşayan sartre, her şeyin delilik olduğu sonucuna varmaya karşı koyamadı ve bu yaşadıklarının tamamen anlamsız ve gerekçesiz olduğunu kuvvetli bir şekilde düşünmeye başladı.

savaş esnasında tüm bu yaşadıklarından tanrısız, anlamsız bir evrende yaşıyoruz fikrini güçlü bir şekilde ortaya çıkarır ki tüm anlamların, tüm değerlerin, insanlardan geldiğini söyler. işte bu sartre'nin kendi deyimiyle, "özgür olmaya mahkumuz." cümlesinin açıklamasıdır. sartre'nin da belirttiği gibi, harekete geçmekte özgür olduğumuz, dünyayı değiştirmekte özgür olduğumuz ve dolayısıyla olduğu gibi dünyadan sorumlu olduğumuz konusundaki ısrarı bence gayet yerindedir.

bununla da kalmaz insanın sorumluluğundaki seçimlerin doğal olaylara dahi etki ettiğini söyler. depremler aracılığıyla şehirlerini yok eden insandır der. gerçekten de öyle değil mi? doğal bir afet olan deprem olduğunu bile bile bunun önlemini almayarak doğayı katledip temelsiz binalar yaparsan bu insanlığın sorumluluğundaki bir problemdir. insanların olmadığı bir dünyada, depremin hiçbir önemi yoktur: sadece anlamsız bir madde karışıklığıdır. deprem insanın hırsı ve arzusu ile bir felakete dönüşür.

tüm bunların ışığında sartre, varoluşun akışkanlığını kabul etmemiz ve yeni bakış açıları ve fikirler yaratmamız için bizi teşvik eder. hayatın önceden belirlenmiş bir mantığının olmadığı ve kendi içinde bir anlam taşımadığı düşüncesi bizi geleneğin ve alışılageldik düzenin baskısından kurtaran müthiş bir rahatlama sunabilir. ebeveynlerin ve toplumsal etkilerin üstümüze basıp geçebildiği özellikle ergenlik döneminde ve bir değişiklik yapmak için zamanımızın hala olduğunu ama az kaldığını fark etmeye başladığımız orta yaşların karanlık dönemlerinde sartre'nin düşünceleri bizim için özellikle faydalı olabilir.