roman yazarı, denemeci, eleştirmen ve çok daha önemlisi muhteşem bir gözlem yeteneğine ve entelektüelliğe sahiptir proust. kayıp zamanın izinde'si ile modern edebiyata damga vurmuştur. eleştirel yanları da olmuştur fakat hani benzetme yapacak olursak, kitabı yayımlandığında diğer edebiyatçılar uber görmüş taksiciler gibi bir ruh haline büründüler. bu övgülerin altını muhakkak dolduracağım fakat ondan da önce proust'u anlamak ya da anlamlandırmak için onu oluşturan yaşantısına, fikirlerine, etkilendiği kişilere ve belki de onun en ayırt edici özelliği olan zamanın bizim hiç bilmediğimiz bir biçimde proust tarafından adeta rubik küpü gibi karıştırılmasına bakmak gerekir.

proust'un, kayıp zamanın izinde kitabı ile maslow'un piramidinde kendini gerçekleştirme ve ruhen huzura ermesinde adeta bir tersine nedensellik ya da ters nedensellik dediğimiz bir durum var ki biz buna kısaca geleceğin geçmişi şekillendirmesi diyebiliriz. sanki proust, yarı otobiyografik diyebileceğimiz bu kitabı geleceğinde yazmıştı ve tüm yazdıklarını da yaşamak zorunda kalmıştı gibi duruyor. adeta proust'un geleceği geçmişine uzanıp onu kendisine doğru çekmişti ki yaşadıkları ve yaptıkları gerçekten çok ama çok ilginç.
bilindiği gibi üst sınıf bir aileden geliyor ve sağlam bir kültürel altyapı ve entelektüelliğe sahip. hayatı boyunca peşini bırakmayacak bir astım hastalığı var ki bu hem bir lanet hem de bir avantaj gibi. neden avantaj peki? bunu da adler açıklasın; ''tazminat; bir insanın ilgi ve eğitim yoluyla, azgelişmişliği veya fiziksel, zihinsel işleyişin aşağılığını telafi etme eğilimidir.'' tabii bu ''tazminat'' bilinçli yaptığımız bir şey değil. proust, 9 yaşında astıma yakalandıktan sonra fiziksel aşağılığını edebi duyarlılık olarak telafi eğilimine geçiyor ki bu hayatının son anına kadar devam edecek bir şey halini alıyor. (bkz: alfred adler/@guyiks)

hani öyle ki artık hukuk ve felsefe eğitimi askerlik derken 1893'te babasına, ''edebiyat ve felsefe dışında yaptığım her şeyin boşa harcanan zaman olduğuna inanıyorum.'' yazacak kadar bu yola baş koymuştur. gazetecilik ve kısa öykü yazarı olarak kariyerine başlıyor ki daha önce de söylemiştim, müthiş bir gözlem yeteneği vardır. paris cemiyet hayatındaki ilk gözlemlerinde daha sonraki çalışmalarının çoğunu temel alacak olan ortamların ilk taramalarını yapar. ilk öykülerindeki karakterler, zenginliğin mümkün kıldığı güzellik ve kültürün posasını çıkaran boş zamanların erkek ve kadınlarıdır.
cemiyet hayatındaki gözlemlerinden topladığı malzemelerin dışında kaleminin alt yapısını oluşturduğu edebi ve felsefi okumalarına da tam gaz devam eder. ralph waldo emerson , nietzsche , thomas carlyle , dostoyevski ve flaubert gibi isimlerden ciddi etkilenmiştir. proust, bir yandan resim ve müzik sanatlarına da ilgi duymaktadır ki onun kitaplarını okuduğunuzda zaten edebiyatın resmini nasıl çizdiğini görebilirsiniz. kelimelerle resim yapar adeta.

yavaş yavaş proust'un kendini kanıtlama girişimlerine tanık oluyoruz ki tüm entelektüel birikimlerini ortaya koyduğu ünlü ressam ve müzisyenleri öykü ve şiirleriyle resmettiği eseri olan les plaisirs et les jours ( hazlar ve günler)'i yayınlıyor fakat yeterli ilgiyi görmüyor. bir yandan başlayıp yarım bıraktığı jean santeuil çalışmasında da hüsran yaşıyor. devamında john ruskin okumalarına başlıyor ki ruskin'in sanat hakkındaki fikirlerini okumak, kendi fikirlerini oluşturmasına ve jean santeuil kitabındaki sorunlarının ötesine geçmesine esasen yardımcı olur. tabii bu arada 1903'te babası 1905'te de annesi ölüyor ki iyice içe kapanıyor.
esasen proust, bu yaşantılardan sonra bir öze dönüş yaşıyor. ''kayıp zamanın izinde'' eserinde bir nevi kendini anlatması da tüm bu yaşadıklarının bir haykırışı gibidir. proust, zamanı sarmal hale getirerek geçmişi ile geleceği arasında bir bağ kurar. artık proust için zaman doğrusal değildir. ''kayıp zamanın izinde'', geçmişinden tılsımlı anları yeniden inşa ederek geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğin bir tür eşzamanlılığını yaratır. örneğin, swann'ların tarafı'nda, bir fincan çayın içerisine madlen kekini daldırdığında, en kişisel türden zamanın geçişiyle iletişim gerçekleştirir. bir ısırık aldığında ağzında oluşan tat, çocukluğunun kayıp anılarından oluşan bir fırtınayı, beraberinde gizemli ve tanımlanamaz bir coşkuyu getiren geçmişin dirilişini yaşatır bizlere.

bu zamansal kısımlarda henri bergson'un fikirlerinden etkilenmiştir ki bergson'un sevdiğim bir ifadesi de şudur: ''hepimizin basit bir analizle değil, sezgilerle ele geçirdiğimiz en az bir gerçekliğimiz vardır. zaman içinde akan kendi kişiliğimizdir ki kalıcı olan benliğimizdir.'' bana kalırsa proust'un bergson'da gördüğü de tam olarak buydu. (bkz: henri bergson/@guyiks)

fakat proust'un ''kayıp zamanı''nı sadece bergson üzerinden değerlendirmek bana göre yanlış. proust, ''kayıp zamanı''nda bilinçdışı ve rüya boyutlarına da odaklanmıştır ki bu da freud'dan etkilendiğini gösterir. kitabının oluşumuna kadar yaşadığı negatif hadiseler; hastalığı, kendini ispat edememesi, anne ve babasının ölümü onu freud'un teorilerine yaklaştırdı ki ancak bu şekilde çektiği acıların üstesinden gelebilecekti.
proust, kişinin şimdiki algısına göre şekillendirdiği geçmişin imgelerinin gerçekliği ile bir rüyanın anımsanması arasında büyük bir farkın olmadığını, istemli belleğin gerçeği vermekten çok uzak olduğunu swann'ların tarafı'nda ifade ettiği gibi: ''anılarımızı yeniden ele geçirme gayretimiz nafile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır.'' diyerek sık sık vurgulamıştır zaten. bu verdiğim sadece bir örnekti. eserinin satır aralarında freud'un ayak izlerini görmek çok ama çok olasıdır.

proust'un ''kayıp zamanı''na tam otobiyografik diyemesek de o ailesinden, arkadaşlarından, kendisinden, yaşadığı ve gözlemlediği dünyadan öğrendiklerini, sanatsal tutkusunu o müthiş bakış açısıyla birleştirerek romanının dünyasını yarattı. en küçük ayrıntılardan tutun da en genel kanunlara kadar, kimi ve neyi deneyimlediğini, gözlemledi, analiz etti ve yazdı.

işte proust, ''kayıp zamanın izinde'' kitabı ile zamanı tersine çevirerek kendini gerçekleştirmiştir. olumlu ya da olumsuz tüm bu yaşadıklarının finalde onu oluşturan parçalar olduğunu anlamış ki hayatının son zamanlarını özellikle 1913-1922 tarihleri arasında hastalığı ile baş başa kalmak isteyerek geçirmiş ve son nefesini edebi notları başucundayken vermiştir. zamana karşı kazandığı bu zaferin tadını çıkarır gibi adeta...