`pulp fiction` (türkçe: `ucuz roman`)

birleşik amerikalı yönetmen ve senarist `quentin tarantino` nun kanadalı yapımcı ve senarist roger roberts avary ile birlikte kurguladığı, başrollerinde yer alan `john travolta`, `samuel leroy jackson`, `uma thurman`, `bruce willis` ve `bugsy` filmindeki performansıyla dönemin fenomenlerinden birisi olmuş `harvey keitel` gibi başarılı oyuncu kadrosuyla gelmiş-geçmiş en iyi yapımlardan birisi olan 1994 yılı abd yapımı sinema filmidir.

tarz olarak gangster yaşamının ön planda olduğu bir suç filmidir, ancak hem filmdeki inançsal ve felsefi konuşmaların sık ve dikkat çekici olmasından hem de filmin kendine has orjinal yapısından mütevellit `kült` bir film olarak da kabul edilir. tarantino, yönetmenliğini yaptığı bu yapımıyla abd sinemasında (u: hollywood) yepyeni bir tarz ortaya çıkarmıştır. film, temelde birbiri ile kesişen, fakat ayrı ayrı bölümlerden oluşan bir roman gibidir. karakter çeşitliliğine büyük önem verilmekle beraber, film içerisinde olaylar kadar diyaloglar da oldukça ön plandadır. karakterler kendilerine has düşüncelerini bir filozof edasıyla olabildiğince somut argümanlarla dile getirmektedirler. içerisinde suç ve şiddet unsurlarını barındıran yapımda, karakterler etik yargılara yönelik olarak sık sık öznel yargılamalar yaparlar. tarantino\'nun (diğer yapımlarına göre) kan ve şiddet sahnelerini absürd bir anlayışla sunmadığı bir yapım olarak da dikkat çeker.

klişelerden arınmış, orjinal ve güçlü bir kurguya sahip olup, her oyuncunun oynadığı rolün hakkını fazlasıyla verdiği ve tekrar izlendiğinde, tekrar kendisine hayran bırakabilen bir başyapıttır.

kökeni rum ve anadolu kültürüne dayanan (bkz: misirlou) (türkçe: mısırlı) isimli ananim halk ezgisinin `dick dale` yorumu da filmin ana temasında kullanılan unutulmaz enstrümantal eserdir.

parça için: [https://www.youtube.com/watch?v=D5OHrQYwRac tıklayınız] veya [https://www.youtube.com/watch?v=DZXlZXS9uLU alternatif link]

--- `spoiler` ---

ufak eklemeler yaparak, filmin dvd üzerindeki tanıtım yazısı üzerinden aktarıyorum:

`quentin tarantino`\'yu \"`rezervuar köpekleri`\" filmindeki başarısından sonra büyük kitlelere tanıtan asıl film.

honey bunny ve pumpkin, hayatlarına biraz hareket katmak isteyen birbirine âşık iki soyguncu; vincent vega ve jules ise işlerinde uzman iki gangster\'dir. vincent, aynı zamanda patronun genç ve güzel eşi mia\'ya bebek bakıcılığı yapmakla görevlendirilirken, ortağı jules, başlarına gelen bir hadiseden sonra gangster yaşamını sona erdirmeye karar verir. cesur bir profesyonel boksör olan butch ise aldığı paraya rağmen son maçında şike yapmayı reddederek, gangster\'lerin peşine düşecekleri şehirden kaçmaya karar verir. ama, kader bu birbirine aykırı tiplerin yollarını kesiştirecek ve onları şahane bir kurgu içerisinde bir araya getirecektir.

gangster dünyasını gözler önüne seren bu popüler kültür başyapıtında, john travolta, samuel l. jackson, uma thurman, bruce willis, harvey keitel ve tim roth gibi unutulmaz bir oyuncu kadrosu, tarantino\'nun dehasıyla bir araya geliyor.

--- `spoiler` ---

--- `spoiler` ---

en hayran olduğum karakter harvey keitel\'ın canlandırdığı `the wolf` (`winston wolf`) karakteridir.
bakınız: [https://www.youtube.com/watch?v=tDtmf10aBL8 filmde yer alan ilgili sahne]

--- `spoiler` ---
soundtracklerden tutun da film afişine bile hasta olduğum tarantino yapımı kült film.
ingilizcede avantür, erotik, fantezi ve bilimkurgu gibi türlere ve bunların eklektik türevlerine zamanında verilen isim. kısaltılarak pulp veya çoğul olarak pulps olarak da ifade edilir. amerikan ingilizcesi kökenli olup, britanya ingilizcesinin leksikonuna da girmiştir.


(bkz: weird tales)
quentin tarantino, 26 yıl önce ezberleri bozan ve izleyen herkesi etkileyecek pulp fiction'ı yarattı. 90'ların ortalarına tekabül ettiğinden, şimdilerin beyaz yakalıları olarak henüz o dönemler çocuktuk. filmi izlemek şöyle dursun varlığından bile haberdar değildik. hayal meyal hatırladığım uma thruman'lı film afişini çok sevdiğim bir abimin odasının duvarında görmüştüm. enteresan bir şekilde afiş çok ilgimi çekmişti. belki saatlerce afişten gözümü alamadım. ilginç ve bir o kadar da egzotik bir havası vardı. bu anımı aklımdan hiç çıkaramadım. gel zaman git zaman üniversite yıllarında nihayet filmi izlemiştim. afişin üzerimde bıraktığı etkinin çok daha fazlasını filmden aldım diyebilirim. zaman tünelinden çıkalım ve tarantino'nun ikinci filmi olan pulp fiction'ın hollywood'da nasıl bir kökten değişim yarattığına ve filmin üzerinden yıllar geçmesine rağmen sinema üzerinde nasıl keskin ve derin izler bıraktığına bakalım. çeyrek asır sonra, hala şimdiye kadar yapılmış en iyi filmlerden biri olarak kabul edilen filmi zamansız kıldığına inandığımız şeyler:
ilm, 1990'ların bağımsız film rönesansının zirvesiydi. bağımsız filmlerin büyük işlere kalkışmasında adeta katalizör görevi gördü. film yapımcıları tarantino'nun yarattığı bu hava ile artık yapımlarında pulp fiction'a benzer özel bölümlere ve pazarlama ağına daha fazla para ayırdı ve herkes tarantino'nun yarattığı estetiği taklit etmeye çalıştı. ben bunu şuna benzetiyorum: tarantino sinema okyanusunda bir akıntı yolu keşfetmişti ve herkes 90'ların sonuna değin bu açılan yeni akıntı yolunda sürüklendi. 90'ların sonlarında, milenyum ile beraber pulp fiction'ın zamansal etkisi giderek azaldı ve hollywood her zaman yaptığı türden filmler yapmaya geri döndü. yine de bu, filmin dönemin ana akım sinema fikrinden koparak insanlara farklı hisler yaratması ile bir indie film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. film aynı zamanda zamanın ruhunu yakalaması nedeniyle o büyülü zeitgeist havayı da içinde barındırır. filmin 70'lerde ya da 80'lerde yapıldığını düşünürsek, 90'larda yaptığı etkiyi yakalaması çok ama çok zor olurdu. çünkü film geleneklerden koparak çağın o asi ruhunu o kadar güzel yansıtır ki tadı damakta bırakır. öyle ki film 90'ların tüm kültürel ilgisine hükmetmekle kalmaz, aynı zamanda bir neslin konuşma, düşünme ve birbirleri arasında havalı olarak gördükleri şeyleri somutlaştırma görevi görür. düşünsenenize o dönemler teknoloji tabanlı popüler kültür henüz dünya'yı ele geçirmemiş. şimdiki olduğu gibi, insanlar arasındaki anlık zevk paylaşımı yapılamıyor. kültürler alt kültürlere, alt kültürler mikro kültürlere daha henüz ayrılmamış. pulp fiction, sosyal medyanın olmadığı, ağızdan ağza laf taşınmasının kısmen daha yavaş olduğu* ve bir filmin ilk yorumunu öğrenmek için filmi sinemada izleyen bir arkadaşa sahip olmanın gerektiği bir zamanda dünyaya girdi. buraya kadar filmin, zamanın kapsülü içindeki etkisine değindik. peki filmi kült yapan şey, sıradışı bir suç dramasının 90'lar ruhu ile müthiş zamanlama içinde olması mı? tabiki hayır. bundan çok daha fazlası var.
yüzeyde, suç draması pulp fiction, filmlerin rock yıldızı olarak görünebilir. tuhaf şiddet olayları, sert uyuşturucular, silahlar, anlamsızca konuşan tetikçiler ve kulağa hoş gelen müzikler etrafında dönüyor. ancak şiddetli görkeminin altında film, amerikan nihilizminin sert bir eleştirisi ve bu hiçlikte varoluş savaşı veren karakterlerin vinyetlere bölünmüş sahnelerdeki dönüşümünü konu alır. nietzsche, "tanrı öldü" diye ilan ettiğinde, dinlerin hayatlarımızda yol gösterici bir güç olarak kaybolduğunu ve onun yerini alacak hiçbir şeyin olmadığını kastetti. bilimsel devrimden sonra din ahlakı, kişinin hayatını yaşayacağı bağlayıcı bir kod olarak karakterini kaybetti. binlerce yıldır hayatımızdaki dinin merkeziliği göz önüne alındığında, bu ahlaki kod kaybolduğunda ve yerine konulmadığında, nihilizmin uçurumuyla yüz yüze kalıyoruz. karanlık üzerimize kapanıyor ve artık hiçbir şey gerçek bir değere sahip olmuyor. hayatımızın gerçek bir anlam yoktur. bu anlamsızlık o kadar derindir ki, hayatımızı kendimiz dışında birinin yönetmesi çok daha anlamlı ve basit gelir bizlere. sürekli birileri tarafından yönlendirilme ihtiyacı duyarız. burada aslında karakterlerimiz jules, vincent ve butch ile ilgili bir ön spoiler vermiş gibi oldum.
jules winnfield ( samuel l. jackson) ve vincent vega ( john travolta ) televizyonun, film ikonlarının ve rock yıldızlarının tek egemen olduğu nihilist bir amerikan kültüründe yaşıyor. karakterler, amsterdam'da quarter pound ve big mac için kullanılan avrupai anlamlar, pop grubu a flock of seagulls, amerikan sitcom green acres ve diğer bazı anlamsız amerikan fenomenleri gibi çeşitli popüler kültürel referanslardan bahsediyor. nesnel bir değerler ve anlam çerçevesinin yokluğu, karakterleri hem anlamsız hem de geçici olan popüler kültürel tartışmalara sokar. bu tür aptalca göndermeler, ilk bakışta ekranda gördüğümüz şiddete karşı bir tür komik rahatlama gibi görünüyor. ancak bu sadece komik bir rahatlama değil. mesele şu ki, bu karakterler hayatlarından anlam kazanıyor. geçici popüler kültürel semboller ve ikonlar onların bu nihilist düzende tutundukları kavramlar. örneğin, başka bir zamanda ve/veya başka bir yerde insanlar, kendilerinden daha büyük gördükleri bir şeyle, özellikle de dinle, hayatlarının sahip olduğu anlam ve anlamı sağlayacak ve şeylerin değerini belirleyecek bir olguya bağlanabilirler. işte bu tarantino'nun vermek istediği mesajlardan bir tanesi. 20. yüzyılın sonlarında amerika'da insanların bu bağlanması eksiktir ve bu nedenle jules ve vincent'ın hayatlarında tamamen bu figür tamamen yoktur. filmde pop simgelerinin bol olmasının nedeni budur. işte bunların tümü, amerikan halkını temsilen jules ve vincent'ın birbirlerini anladıkları referans noktalarıdır.

tarantino filmde ingilizceyi, nihilizmin vurgulanmasında çok önemli bir role sokar. örneğin, tim roth'un canlandırdığı ringo, garsona aslında "erkek" anlamına gelen "garçon diye hitap ediyor. butch ( bruce willis ) kız arkadaşı fabienne'i chopper'dan "motosiklet" olarak her bahsettiğinde sürekli olarak düzeltir . ayrıca jules ve vincent, amsterdam'da quarter pound'un "peynirli royale" ve big mac'in "le big mac" olarak adlandırılmasını eğlenceli buluyor. tarantino, tüm bu kelimelerin birbirinin yerine geçebilir olması gerçeği ile, dilin herhangi bir gerçek anlamı olup olmadığı sorusunu gündeme getiriyor. bir sahne daha var ki tarantino altın vuruşunu burada yaparak amerikan nihilizmini adeta yerden yere vuruyor. esrarengiz ve çekici taksi şoförü butch'a adının anlamını sorduğunda, butch kayıtsız bir şekilde “ben amerikalıyım tatlım. isimlerimiz bir bok ifade etmiyor."
aslında bu diyalog, tarantino'nun amerikan nihilizmine bakışının özüdür. popüler amerikan kültürünü bir isimdeki anlamın yokluğuyla ilişkilendirmesi, dünya'da yaşanan tüm yaygara kıyametin altında amerika'nın anlamsız olduğunu ima ediyor.
popüler kültürel sembollerle boğulan izleyici, jules'in eski ahit'ten ezekiel 25:17'den okuduğu pasajla biraz olsun rahatlıyor. en azından bu sahnede dikkatlerimiz farklı bir noktaya evrildi.

''doğru insanın yolu, bencillerin haksızlıkları ve kötü adamların tiranlığıyla her taraftan kuşatılmıştır. hayırseverlik ve iyi niyet adına zayıfları karanlık vadide çobanlık eden kişi ne mutludur, çünkü o gerçekten kardeşinin bekçisi ve kayıp çocukların bulucusudur.

ve kardeşlerimi zehirleyip yok etmeye kalkışanlara büyük bir intikam ve öfkeyle vuracağım. ve senden intikamımı aldığımda adımın tanrı olduğunu anlayacaksın.''

jules, birini öldürmeden hemen önce bu pasajı okuyor. pasaj, kişinin hayatını sürdürebileceği ve ahlaki kararlar alabileceği bir değerler ve anlam sistemine atıfta bulunuyor. ancak bu sistem jules'un hayatında eksiktir ve bu nedenle okuduğu pasajdan sonra insan öldürmesi onun için anlamsız hale geliyor. filmin ilerleyen dönemlerinde bize şunları söylüyor: “bunu yıllardır söylüyorum ve eğer duyduysanız bu sizin kıçınız anlamına geliyordu. bunun ne anlama geldiğini hiç düşünmedim. sadece kıçına bir şapka takmadan önce bir orospu çocuğuna söylemenin soğukkanlı bir saçmalık olduğunu düşündüm."
jules ve vincent'ın kendi değer yargılarını yapmak için herhangi bir temellerinin olmaması yani yaşamları için daha büyük bir anlamlarının olmaması, varoluşlarında güçle dolu bir tür boşluk yaratır. hayatlarını düzenleyebilecekleri başka kriterler olmadığından, marsellus wallace'ın güç hiyerarşisinde kendilerine bir yer edinirler. marsellus wallace'ın her direktifi, hayatlarında bir değer ifade eder. bu yapay değer atfetmesi, jules ve vincent'ın marsellus'a getirmek üzere görevlendirildikleri gizemli evrak çantasıyla mükemmel bir şekilde özetlenmiştir. gizemli çünkü içinde ne olduğunu asla göremiyoruz. ancak insanların değerli içeriğe tepkilerini görüyoruz. aslında evrak çantasında ne olduğunun hiçbir önemi yok. önemli olan tek şey marsellus'un onu geri istemesidir ve bu yüzden o şeye değer bahşedilmiştir. jules ve vincent'ın yaşamlarında nesnel bir değer ve anlam çerçevesi olsaydı, evrak çantasında bulunan şeyin nihayetinde değerli olup olmadığını belirleyebilirler ve onu geri alırken hangi eylemlerin haklı olduğu konusunda akıl yürütebilirlerdi. insanların bir takım yeteneklerden, oluşan bir doğası vardır. yapabileceğimiz birçok şey var. örneğin; piyano çalmak, bir şeyler inşa etmek, yürümek ve konuşmak gibi. fakat bizi diğer tüm canlılardan ayıran akıl olduğu için esas olarak insan yeteneği, akıl kapasitemizdir. o halde, bir insan için en yüksek iyi ya da en iyi yaşam, kişinin kapasitelerini, özellikle de akıl kapasitesini gerçekleştirmesinden ibarettir. bu en yüksek iyilik kavramı, bir kişinin özüne ulaşmasını sağlayan karakter halleri olan erdemler anlayışı ile birlikte, kişinin nesnelerin değerini ve anlamını tartıp değerlendirebileceği nesnel bir etik çerçeve oluşturur. işte bu tür bir çerçeve, ister din ister akla dayalı olsun, jules ve vincent'ın hayatlarında tamamen yoktur. yazının başında da bahsettiğim gibi bunların yokluğunda pop kültürü, ikisinin iletişim kurduğu ve birbirini anladığı sembollerin ve referans noktalarının kaynağıdır. herhangi bir tür yüksek otoritenin yokluğu, filmde herhangi bir polis varlığının göze çarpan yokluğuyla tasvir ediliyor.